Tacize hayır diyebilmenin ilk adımı: Duygusal Ehliyet

Kalplerimizi toplayıp götürüyorlar bazen gerçekten..

Kalplerimizi toplayıp götürüyorlar bazen gerçekten..


Kötü çocuk yoktur diye bir yazım vardı hatırlarsanız..
Ama galiba kötü yetişkinler/insanlar var..

Ne çok şey gördük değil mi şu 2-3 ay içinde? Hepsi bizi biraz depresif, biraz daha koruyucu, biraz içe kapanık yaparken, ben hep aynı soruyu sordum kendime: İki çocuğum için dünyayı daha güvenli bir yer haline getirebilir miyim? Yok getiremeyeceksem onları nasıl yetiştirmeliyim?

Hani bizim jenerasyonun Kadıköy’e gitme izni koparmaya çalışırken en sık duyduğu cümle “Sana güveniyorum evladım, ama ben etrafa güvenmiyorum” yoksa izin vermeme bahanesi değil de gerçek miydi??

Zor yani ebeveyn olmak artık biraz daha… “Bakkala gitmek”, “Otobüse binmek”, siteye ait olmayan bir “bahçede akşam hava kararana kadar oynamak” gibi düşünceler bizi karabasanlara gark ediyor.

Her şey bu kadar hızla akarken, çocuğumuzun maruz kaldıklarından haberdar olabilmek lazım.. O’nun ne gördüğünü evde haberler açmayarak veya “Ay biz özel bölgelerini anlattık daha 3 yaşındayken” diyerek çözemeyiz. Acı ama durum bu..

Şimdi işte başka türlü düşünme zamanı. Çünkü uzman kimlik aşağıda ahkam kesecek ama, anne olarak biliyorum ki, ben iki çocuğumu da “iyi” insan yapma çabama, “kendini koruma” yı da eklersem ve bunu sadece oyuncağını geri alması üzerinde değil de biraz daha büyük resimde yaparsam umut dolabilirim.

Tabii özgür iradenin vicdanla işbirliğine güvenerek..

Uzman Diliyle: Çocuğunuzu her türlü kötü şeyden koruma çabası nasıl zor değil mi? Arıdan, pişikten, okuldaki zorbadan, bahçedeki alaydan.. Belki tacizden ve tabii ki şiddetten. Şimdi, çocuğunuzu her şeyden koruyamayacağınız gerçeğini düşünürken hissettiklerinizi fark edin.. Bu, sizin çocuğunuzun öğlen ne yediğinden inanın daha önemli.. Bu, çocuğunuzun bu hayatta siz olmadığınız anlarda karşısına çıkan her ne ise, elinden geldiğince baş etmesini öğretmek için bir fırsat. Bu duygudan kaçış yok gibi, ama harekete de geçirir bizi bu “basma” hali…

Bir çocuğun sahip olması gereken becerilerin başında duygularını tanımak geliyor.. Çünkü ne hissettiğinin farkında olmak aynaya bakmak gibidir.. Kızdığını/üzüldüğünü anlayan bir çocuk ise, başkası aynı şekilde hissettiğinde empati yapabilir. Empati ise, açık ve çalışan bir iletişim ağının ilk anıdır.

Ne hissettiğini, hoşuna gideni, gitmeyeni, ne istemediğini söyleyen, bunu da kararlı ve güvenli bir şekilde yapabilen bir çocuğun hayatına başka nasıl bir zenginlik katılabilir.

Taciz veya şiddete maruz kalmak hiç bir şart altında, hiç bir çocuğun tercihi, beceriksizliği veya hak ettiği bir şey değildir. İşte tam da bu yüzden, “çocuk” oldukları için onları gelişimlerine uygun halde donanımlı kılmak, her çocuğun eline kendi duygusal ehliyetini vermek sadece bizim mesleğin değil, tüm yetişkinlerin sorumluluğundadır..

Biraz daha okumak istiyorum derseniz buraya bakabilirsiniz: http://www.guncedanismanlik.net/images/stories/gncel_blten_-_mays_2014.pdf

Digital çağın panzehiri: kendini oyalayabilme/yatıştırma

İçindeki oyuncaklarla oynamaları 5 dakika, kutuyla oynamaları 25 dakika sürdü..

İçindeki oyuncaklarla oynamaları 5 dakika, kutuyla oynamaları 25 dakika sürdü..


Eskiden, çoook eskiden, belediye otobüsünde oturduğum için vicdan azabı çekmediğim üniversite-ev arası yolculuklarda pencereden dışarı bakmak diye bir şey vardı. “Pencereden dışarı” baktığımda, çok şey görebilirdim. O şeyleri görürken, çok şey düşünür, çok şey düşünürken de türlü şekillerde kendimle konuşmuş, oyalanmış olurdum.

Belediye otobüsünde pencereden dışarı bakma sükuneti şu an uzak ve geçmişe ait olsa da biliyorum ki pencere kenarları artık çeşitli sosyal medya ve akıllı telefonları hasetle izliyorlar.. Biz ise kendini “oyalaması” için çocuklarımıza bunları veriyoruz.

Ben de veriyorum. Hiç üste çıkıp da “Ben muhteşem bir anneyim, bizim eve de I-pad girmez” demeyeceğim.. Sürekli belgesel izleyip jazz da dinlemiyoruz nitekim. Televizyon da açılıyor, akıllı telefonumda oyun da var. Nitekim bunca dijital yığının içinde var olmak esas sıkıntı..

Ama meselenin şu olduğunu unutmamak için çok çalışıyorum: “Pencereden dışarı bakmayı” sıkıcı bulmaya başlarsa oğlanlar bir gün, işte o zaman bir yerlerde bir hata yapmışım demektir..

Uzman Diliyle:
Kendini oyalamak çocukların doğasında var.
Karıncaları 45 dakika izleyebilir misiniz?
Yorulmaksızın şövalyecilik oynayabilir misiniz peki?
Ya da o ayakkabı kutusunun uzay gemisi, futbol topu, telsiz olabileceğine şaşırır mısınız?

Böylesi bir “oyalanma” potansiyeli olan çocukların günümüzde oyalanmayı cihazlarla gerçekleştirmeleri şaşırtıcı değil.

Bu cihazlarla oyalanmak kötü değil. Başka şeylerle oyalan-a-mamak sıkıntı..

Çünkü oyalandığınızda kendi kendinizi yatıştırabiliyorsunuz demektir. Kendini yatıştırmak ise (öz düzenleme/self-regulation) en önemli hayat becerisidir. Aslında İngilizce’de geçen Self – Regulation sadece kendini yatıştırmak demek değil.

Kendini duruma göre ayarlayabilmek biraz. Mesela esneklik demek. Planların aksi giderse B planına geçebilmek demek.

Günlük hayatta karşılaştığın stresli durumların üstesinden gelebilmek demek. Şeker şurup olmak değil.. Stresin sende yarattığı etkinin farkına varmak ve işte tam da o sırada “kendini yatıştırmak” demek..

Çocuğunuzun kendi kendini yatıştırabilen bir birey olmasını diliyorsanız;
*Sıkılmasına izin verin, sıkılacağı “an” boşlukları bırakın,
*Duygularını, istek ve ihtiyaçlarını söylemesine imkan tanıyın,
*Kızgınlık, hayal kırıklığı, zorlanma, sabırsızlanma gibi durumları sindire sindire – acele etmeden – geçiştirmeden yaşamasını sağlayın..
*Fiziksel hareketlilik ve açık havada olma hazzını mevsimlere veya okula kurban etmeyin..
*Kağıtlar, boyalar, değişik malzemeler, boş kutular, eski artık malzemelerin olduğu bir kutunuz olsun. O kutu onun dünyası olsun..
*Kuklalar, kostümler gibi “hayal” kurmasını teşvik edici oyun malzemelerini odasında bulundurun..

Kendini yatıştırma/oyalama becerisi olmasaydı sizce bilim insanları, sanatçılar olur muydu?

Bırakabileceğimiz en büyük miras: özgür irade..

Henüz Superman dönemindeyiz Darth Vader'ı keşfetmedik..

Henüz Superman dönemindeyiz Darth Vader’ı keşfetmedik..


Bundan 3-4 ay önceydi..
Can dondurma yemek istiyor, biz de yemekten sonra yiyebileceğini bır bır anlatıyorduk..
Sonra birden buzdolabına yöneldi. İçindeki gücü yeni keşfetmenin inanılmaz şaşkınlığı içinde: “İstersem dolabı açıp alabilirim ama?” dedi…

İşte o an artık büyümenin başka bir evresine geçtik. İlk 5 yılda yaptığınız tüm yatırımı geri almaya başladığınız 5 yaşın büyüleyici hali..

“Evet alabilirsin, tam da şu anda bir karar vermek üzeresin” gibi afilli bir cümle ile o akşam dondurma yemekten sonra yendi. (Hoş bence önce de yenebilir🙂 )

Bu olayın devamında gelen sonbahar okullar açıldı.. Sınıfında farklı arkadaşlar edinmeye, onları gözlemeye, taklit etmeye başladı. Bir dönem “başka” bir çocuk oldu Can. Hani bizim vermeye çalıştığımız değerleri tutturamadığımız konusunda bizi panik yapan bir haller..

İşte o dönemin hemen ardından “Can” olmayı tekrar tekrar keşfetti. “Ama bunu alabilirim istersem?”, “Eğer sen izin vermezsen sen yokken yapabilirim?”, “İstemezsem yatmam”.. Yani “Heyyy bende bir güç var ki, değişik seçeneklerin tümüne hakimim”…

Öylesin yavrum. Tüm seçeneklere sahipsin.
Ben de sana annen olarak dünya üzerindeki -bildiğim ve bana göre konuşlanmış-milyonlarca doğruyu bir bir öğretemeyeceğime göre, sanırım sana özgür iradenin gücünü ve o özgür iradenin sonsuz gözüken sınırlarında “sorumluluk”, “etik”, “vicdan”, “hak”, “ahlak” kavramlarının gezindiğini öğretmeliyim..

Uzman Diliyle:
Özgür irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede ser­gilediği kararlılık; belli bir durum karşısın­da, gerçekleştirilecek olan eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksı­zın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyle­me neden olan eylemi başlatabilen yetidir. (Kaynak: Wikipedia)

5 yaşındaysanız bu “eylemler” bir dondurma daha yemek, bir çizgi film daha seyretmektir. Annenizin “Kapat artık televizyonuuuuu” diyen sesini duyduğunuzda kapatıp kapatmama kararı alabilmeniz, okul bahçesinde sizi sürekli hırpalayan “arkadaşınız”la ne yapacağınızı karar kara düşünmenizdir.

İşte bir çocuğun özgür iradesinin farkına varması, -sanırım- kıyafetinin içinden Superman kostümü fırlaması gibi bir durum!

Özgür irade öyle veya böyle, erken veya geç keşfedilir. Sizin gün içinde verdiğiniz yüzlerce kararın hemen hemen hepsinde özgür iradeniz varken, çocuklar için özgür iradenin gelişmesi için anne babanın rolü tartışılmaz bir öneme sahiptir. Şöyle ki;

Yasaklar, cezalar, ilgisiz yaptırımlar özgür iradenin gelişimini engeller. Güvenlik, bakım gibi temel konular dışında çocuğunuzla fikir birliğine varma, anlaşma ve uzlaşma sağlayabilme, problem çözme ise bu gelişimi destekler.

Özgür iradenin “etkileri” ve “sonuçları” üzerinde konuşmazsak, konuşacağımız an geç kalmış olabiliriz.

Çocuğunuzun “neyi seçmesi gerektiğine” siz karar veremezsiniz. Zaten verdirtmezler.. Ama, ebeveyn olarak “seçiminin arkasında durması”, “seçiminin sonucunu anlaması” ve “seçmediğinin de ne olduğunu bilmesi” konusunda örnek olabilirsiniz..

Evlilik aşkı, çocuk evliliği öldürür…

Çamaşır sepetine sığmayanlar katlanmak üzere romantik bir film anı bekliyor..

Çamaşır sepetine sığmayanlar katlanmak üzere romantik bir film anı bekliyor..


mü?
öldürmez mi?

öldürmezse ne yapar?
süründürür mü?

Bekarlar ve çocuksuzları korkutmadan anlatmanın bir yolu olmalı.
Korkutma dediğime göre korkulacak bir şeyler var.
E var, yalan değil..
Korkulacak değil belki hazırlıksız yakalanılacak diyelim..

“Amaan biz bebeğimizi her yere yanımızda götürdük”, “3 aylıktı Hindistan’a gittik”i kast etmiyorum.. Hatta kast etmediğim tam da bu.
Ne?
“Çocuğun” biçtiği rol; “anne ve baba” olma dışında var olmaya çalışmak.
Daha doğrusu bunu sürdürebilmek.

Evliliğin aşkı öldürme planlarındaki uşak, çocuğun evliliği öldürme planlarında yerini zamansızlığa bırakıyor.

Evlilik aşkı, çocuk evliliği öldürmüyor.
Olup biten şey tek kelime ile; değişim.. Değişim ise ferah feza okyanus manzarasına açılan balayı süiti demek değil her zaman..

Bence bu güzel bir değişim :)

Bence bu güzel bir değişim🙂


“İyi” değişim; sevgililiğe karı-kocalığı, karı-kocalığa anne babalığı eklerken altta kalanın canını çıksın demeden bir öncekini de var edebilmek -bence.

Uzman Diliyle: Başladığımız yerden devam edelim. Değişmeden durabilmek imkansızken hatta şimdi, şunu okuduğunuzda bile değişmişken “kurum ve rollere” rağmen/onların içinde değişmeden durabilir miyiz?

Hepimizin güvenli bir yere kaldırmak üzere emanet aldığımız bordo kapaklı uzunca defter, ve o defterin arka sayfasındaki “çocuk” haneleri sadece matbu bir işaretten ibaret değil. Hayat döngüsünün bir kayıt cihazı adeta bu defter.

Kayıt altında tutulan en önemli şey ise anılar. Evli iken “sevgili” formunda, anne baba iken “karı-koca” formunda anı geliştiremiyorsak, işte bir şeylerin ölmeye başladığı yer varsa, orasıdır.

Anı yaratmanın ise gündelik akışın içinde kendiliğinden olması neredeyse zor. Ev ve iş arasında geçen yol süreleri, çocukların beslenme-ödev-uyuma rutinleri arasında kırmızı güllü romantizm anları şöyle dursun, gerçek bir “eş sohbeti” etmek bile zor olabiliyor.

Bu yüzden de sevgili olarak anılarınız karı kocalığınız, anne baba olarak anılarınız karı kocalığınızla kol kola olsun. İşte o zaman bu yazının başlığı tehlikeli ve korkutucu değil, besleyici ve zenginleştirici çağrışımları duyurabilir bize..

Son bir soru: En son ne zaman baş başa yemek yediniz?

Bir şehir efsanesi olarak pazar günleri…

Tabii tabii pazar dediğin aynı böyle..

Tabii tabii pazar dediğin aynı böyle..

Bu yazıyı 22:00’den önce yayınlamışsam ve siz de okuyabiliyorsanız şanslı gruptansınız -ki, çocuk (lar) uyumuş(lar).. ve siz de pazartesiye kavuşmak için can atıyorsunuz..

Hayat işte… 5 sene önce deselerdi pazartesiyi özleyecek kadar yorulacaksın diye inanmazdık..

Hoş, bana deselerdi ikinci gelince bugünleri de mumla arayacaksın, yine inanmazdım..

İnan sevgili okur. Bugün -üstelik 12 saat- tek başıma iki oğlanla baş başa iken toplamda 20 dakika oturur pozisyonda idim. Şimdi uyudular ben de insana benzer bir hale geri dönüyorum..

Bir defa, hafta içi yataktan kazıdığım büyük oğlumun pazar günleri neden erken kalktığını ne açıklayabilir acaba?
Misal bugün bizim evde “PAZAR” günü 06:11’de başladı!!??!!
Neden?
Neden erkenden uyanıyorlar?
Pazar gününün pazar olduğunu ne zaman anlayacaklar?

“Bir pazarım var zaten!” diye bağırmak istedim bugün balkondan saatin 06:11 olduğunu görünce.. Sonra sustum, nitekim onların da aslında “1 pazarı” var. -Bu bölüm uzmanın işi anlatırım birazdan…-

Mesela pazar günleri bizim ev Muhteşem Yüzyıl’ın sezon finali gibi oluyor🙂
Her türlü entrika, çekişme, bağrış çağrış, heyecan yüksek dozda.
Öyle bir yerde bitiyor ki pazar, haftaya -yeni sezonda🙂 – kaldığın heyecanda ama başka konularla devam edebiliyorsun..

Pazarları dinlenme gerçeğinden vazgeçeli çok oldu.
Cumartesi günleri de çalışan biri olarak, cumartesi ve pazartesi arasını durdurup hafta içine yayarak yaşamak istiyorum.. Her güne 4 saat eklesem oluyor, hesapladım..

Not: Bu yazının esprili hali bir yana, “Sıradan bir günün uğuru” nu (Ş. Ferah) kaybetmemeyi diliyorum ve artık pazar günlerini sanırım çok çok zor şartlar altında geçiren felaketzedeleri unutmamayı -aşağıdaki linkten- bir de ben hatırlatmak istiyorum..

http://www.unicef.org.tr/tr/content/article/1621/unicef-derinlesen-haiyan-krizi-karsisinda-filipinli-cocuklar-icin-34-milyon-dolar-yardim-cagrisinda-bulundu.html

Uzman Diliyle: Pazar da bir gün aslında. Tatil olmasına kim nasıl ne zaman karar vermiş bilemiyorum. Belki de bazı ülkelerde değildir. Bazı toplumlar için pazar gününün başka anlamları vardır. Ama bizler için öyle değil.

Dur daha bitmedi: Bir haftanın bitip diğerinin başlayacağının habercisi bir defa pazar günü. Kafanızda muhtemelen eksik kalanlar, bitmeyenler, yarım duranlar var.. Belki işle ilgili belki değil.. Bu da doğal olarak sizin bile farkına varmadığınız gerginlik noktaları barındırıyor sizde..

Bir pazarım var: Eskiden yaşadığınız pazarları geri istiyor olmanız muhtemel.. ve doğal.. aile olmak da muhteşem. Ama işte bugünlerde bir gazete reklamındaki gibi sadece size ait bir zaman dilimini “kaybetmiş” olmak can sıkıcı olabilir.

Haftada başka pazar yok, hiç kimse için!: İşte esas nokta bu. Tahmin ediyorum ki, pazar günleri haftanın diğer hiç bir gününde olmadığı kadar “bir arada”sınız. Yani aslında pazar, bu kadar bir arada olduğunuz tek gün. O yüzden de tüm sezon bölümleri böyle işte sezon finaline sıkışıyor🙂

Sizin ve çocuklarınızın ihtiyaçları, istekleri, sizin onlarla aranızdaki ilişkiler, kardeşler arası ilişkiler, günlük rutinin esnemesi, bir etkinlik yapacaksanız bunun programları gibi bir çok etken elinizde kibritle gezinme etkisi yaratabilir.

Size tekrar bağlanmak istiyorum: Çocukların hafta içi günlerinin büyük bir bölümünü okulda geçirdikleri açık.. sizinle belki en fazla 3-4 saat birlikteler. Çocuklar kaç yaşında olurlarsa olsunlar size tekrar “bağlanma” ihtiyaçları vardır.. Yakınınızda durma, dokunma, sohbet etme, belki kurallarınızı tekrar duyma belki şefkatinizi tekrar hissetme.. Bu bağlantı kurma ihtiyacı küçük çocuklarda daha da fazladır. O yüzden pazar günleri bu tekrar bağlantı kurma çabalarının getirdiği ilişki yoğunluğuna neden olur.. Yoğun ilişkiler ise çatışmasız olabilir mi?

KÖTÜ ÇOCUK YOKTUR, NOKTA!

Büyük oğlum ilk “kötü” kelimesini öğrenip geldiğinde “Biz bu evde böyle konuşmuyoruz” demiştim. Yani: Git nerede istersen orada konuş, evde konuşma.

İlk vurduğunda uzun anlatımlardan sonra hep aynı şeyi tekrarladığımı fark ettim: Bu evde vurmak yok! Yani: Evde vurma, asansörde vur.

Sonra sonra kötü kelimelerden neşeli şarkıların gelişi (Pırtlı popo, Kaka kokulu ayaklar..) ve Calliou’dan Spiderman’e hızlı bir geçişle “kötü” yü yorumlamamız da değişti..

Bence her anne baba çocuğunun ilk “kötü” davranışlarında bir sallanıyor. Ama sonra anlıyorsun ki her “kötü” anda Dark side’a geçilmiyor.

Nitekim bizim oğlanların iki hatta üç tür “kötü” davranışı var:

1.”Bunu yeni öğrendim, dur bir deneyeyim”
2.”Hımmm dur bakayım bunu yapınca hoşuma gitti devam edeyim”
3.”Anne şu günlerde hayatta biraz zorlanıyorum, bir yardım eli versen hiç fena olmaz” (Bu tabii iç ses..)

İşte mesele aslında “kötü”de “iyi”yi görebilmekte..

Uzman Diliyle: Yoktur.
Kötü çocuk yoktur.

Sizin ki de kötü değil.
“Sen ne biçim annesin!” dediğinde de kötü değil.
“Senden nefret ediyorum!” dediğinde de kötü değil.

Okuldan eve bir “şey” getirdiğinde de kötü değil.
Kardeşinin canını acıttığında da..

Keza, okulda çocuğunuza küfreden çocuk da kötü değildir.
Bahçede çelme takan da..

Ama hayat “Bir bebekten bir katil yaratabilir” (R. Dink).

Kötü çocuklar yetişkinlerin anladığı gibi “kötülük” yapmazlar.
“Kötü” davranan çocuğun yardıma ihtiyacı vardır.

Açtır, uykusuzdur, yorgundur.
Anlaşılmıyordur.
Bağırıyordur, duyulmuyordur.
Sevilmiyordur, sevilmediğini düşünüyordur.

Bilmiyordur.
Nasıl davranacağını, ne diyeceğini, nerede duracağını, nereden başlayacağını bilmiyordur.

Güvenmiyordur.
Size, bize, hayata, dış dünyaya güvenmiyordur..

Yalnızdır.
Tüm evrende bir O vardır.

Korkmuştur.
Hem de öyle çok korkmuştur ki öfkesiyle zırhladığı kırılganlığını görsek şaşarız.

Hiç çok ağlayan, çok kızgın bir çocuğa tam da içinizden tam aksini yapmak gelirken sarıldınız mı? Bir deneyin.. O anda işte anlayacağız ki hepimiz kötü çocuk yoktur..

İki çocuklu çalışan anne! sesime gel..

Bir an..

Bir an..

(Bir çocuklular siz de gelin..)

Çünkü sevgili anne,
-akşam yemeği olarak çocukların yarımşarlarını yiyip beşe tamamlamış,
-iş kıyafetlerini anca çıkarmış ve direk pijamaya geçmiş,
-daha yazacak raporların dururken gözün saçının gelen boyasına takılmış olacağından sadece sesime konsantre olabilirsin🙂

Gel yanıma otur, dertleşelim…
Ağlayabilirsin istersen, gülebilirsin de..

Önceleri balkona çıkmak kesiyor mesela.
Hava da baharsa mesela iyi geliyor o koku, umut dolu oluyorsun.
E sonra bahar geçiyor tabii…

Sonra bir Türk kahvesi nelere kadirmiş diyorsun..
Yanına lokumu, bir de fal. Oooo değme gitsin..
E sonra kafein de bir yere kadar..

Saçına, başına, giyecek HİÇ BİR şeyinin olmamasına, göbeğine, yetişemediğin işlere, kaçırdığın konserlere dertlenmeye başlıyorsun.

En zoru da ne biliyor musun? (Biliyorsun da..)
Bunların DEĞİŞMESİ için iş yine sende bitiyor!
Al bir sorumluluk daha🙂🙂

Yani sevgili iki çocuklu çalışan anne, durduğun kabahat!
Kalk kendine bir çay koy, aşağıdaki yazıya devam et🙂

Uzman Diliyle: Hımmmm… Sanırım buralarda bir yerlerde öneri vermem gerekiyor. Veya umut. Veya korku..

İyisi mi siz önce aşağıdaki bağlantıyı tıklayın, içinizden geçeni yapın.
Dans edin.
Gülün.
Ağlayın.
Sadece dinleyin..

Sonra devam edelim..

Şarkıyı sevdiyseniz, mırıldandıysanız, dans ettiyseniz, İYİ hissettiyseniz bunu size hissettiren duyguları tanımaya çalışın..
Hafiflik..
Özgürlük..
Çoktandır yapmadığınız bir şey?

İşte eksikliğini duyduğunuz TAM da bu duygu olabilir..
O his her ne ise bu hissi tutmaya ve kaybetmemeye çalışın. Temelde denilecek bu da olsa, bir de bunlar var:

1.Yüklenmeyin, tükenmeyin. Yükünüzün ağırlaştığını sırtınıza ilk konduğunda değil, ilerledikçe anlarsınız. O yüzden yükünüzü ara ara kontrol edin. “Ben bunu ne kadar taşırım? Yerim var mı? Bunun bedeli ne?”

2.Fiziksel hareketi önemseyin: Arabanızı park edin, yürüyün. Dans edin. Hareket bizi zinde kılar.. Zinde beden ise zihni de taşır, kalbi de.

3.Kendinize gerçekten bakın: Sağlık kontrollerinizi atlamayın.

4.Kendinize bakmayı rutine koyun: Ritmik bir şekilde iyi bakın kendinize. Önünüze işlerin geçmesine izin vermeyin.

5.Yorulunca durun: Gerçekten durun. Sadece 15 dakika etrafı izleyin. Bşka bir 10 dakika gözünüzü kapatıp sadece nefes alın. Sadece nefes…

6.Eşinizle olun: O sizin “eş”iniz. Birlikte olun. Unutmayın birbirinizi. Ancak bunu da ritme koyun. Oluruna bırakmayın..

7.Minik hava delikleri açın: Günlük koşturmaca içinde hava deliklerine izin verin. Yukarıda alacağınız nefes için gerekli o temsili delikler.. Ancak yetmiyorlarsa daha büyük ve derin bir nefes almanız gerektiğini fark edin..