Ruha parasetamol etkisi: Anne kucağı (-ya da regresyonun faydaları)

IMG_0459

Başlamadan bir hatırlatma bilgisi: (kaynak wikipedia)

“Baş ağrısı, migren, adet sancıları, diş ağrısı, soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlara bağlı ağrı, nevralji, nevrit, siyatik, lumbago, kas ve eklem ağrıları, orta kulak ağrıları, sinüzit ve cerrahi operasyonlara veya yaralanmalara bağlı ağrılar ile adet zorluklarından kaynaklanan ağrılarda endikedir.”
…………..
Dün normal, sıradan bir gündü.
Ben sabahtan işe gitmiştim, Can anneanne ve dede ile kalmıştı. Sonra onu alıp eve geldik. Yemek yedik, banyo faslı vs ile yatmaya kadar geçen sürede her şey bizim evin “normal” halleriydi (Arada bağırmalar, uyarılar, kovalamacalar, ilaç fasılları vs.).

Sonra neyin tetiklediğinin farkına bile varmadan Can’ın ağzından şunlar döküldü: “Ben eve gitmek istiyorum anne..”. Biz eşimle birbirimize bakarken sonraki yarım saat için gözyaşları içindeki kuzumuzdan şunları da duyduk:
“Ben GERİ gitmek istiyorum anne…”
“Ben EVE GERİ gitmek istiyorum anne..”
Son olarak ise;
“Ben DOĞDUĞUM EVE GERİ GİTMEK istiyorum anne…”
Dııttt…………..

Neler hissettim bir bilseniz. Herhalde ayna nöronlar sayesinde onun hissettiklerinin aynısını: kafa karışıklığı, hüzün, acı, karmaşık daha bir çok duygu.. İki hafta önce bir vesile ile Can’a eskiden yaşadığımız evlerden birini (2 tane var) göstermiş ve biraz o evden konuşmuştuk. Ama bu cümleler öyle gümbür gümbür geldi ki, Freud’un kulaklarını çınlatmamaya imkan yoktu..

Ne mi yaptım? Şoktan çıkınca kucağıma aldım uzun uzun sarıldım. Ağzımdan şunlar döküldü: “O evde bebektin di mi? Bebek olmak daha güzel bazen, bir de daha kolay değil mi?, hep benim kucağımdaydın..” Ben bunları söylerken Can hıçkıra hıçıra ağlamaya başladı.. Sonra kucağımda 108 cmlik haliyle kıvrıldı, tortop oldu, “Bana ninni söyle anne” derken kucağımda uykuya daldı..

Şimdi deyin bana anne kucağından daha etkin bir ağrı kesici var mıdır? – derdiniz ne olursa olsun (Tüm anneleri bu vesile ile öperim.. )

Uzman diliyle: Neden en güzel mantıyı sizin/bizim annemiz yapar? Neden onun yaptığı reçelin içine de aynı çileği, toz şekeri, limon suyunu koyarız da ı-ıh onunki gibi olmaz bir türlü? Ya da “O” nasıl olur da tüm acıları “Öpeyim de geçsin” deyiverince uçurur düştüğümüzde dizimizden, terk edildiğimizde kalbimizden…??

Annenin yanında hep çocuksunuzdur. Anneniz sağsa (şanslısınız ki hala..) sizin çocukluğunuz devam eder.. 55 yaşında da olsanız “anne” yanı sizi “çocuk” kılar. Çocuksanız da zor anlarınızda istediğiniz kadar “regres” olup “gerileyebilirsiniz”. Bu terim psikanaliz kuramının kurucusu Freud’un savunma mekanizmalarından birinin adı. Kişinin stres veya baş edebileceğinden büyük bir durumla karşılaştığında “yetişkin” formunda değil de “çocuk” formunda davranmasını sağlayarak bir anlamda egoyu tutan/koruyan bir sistem. Ego ezilip dağılmadan devreye giren bu sistem, benliği geri çekiyor, onu baş edebileceği döneme geri götürüyor. Ardından da buradan sağlıklı bir şekilde çıkmasına imkan tanıyor.

En basit hali ile, kardeşi olan çocukların altlarını ıslatmaları ile akla gelen regresyon aslında daha çok her bireyin hayatında karşısına çıkan eşikleri atlamanın bir yolu..

Regresif tepkiler anne babalar için şaşırtıcı veya yorucu da olsa, böylesi bir tepki zincirindeyken yapılacak iki önemli adım var:
1.Çocuğun regresyonuna izin vermek, onu tutmak ve taşımak (hem fiziksel anlamda sarılmak, taşımak hem de ruhani anlamda onu tutmak),
2.Diğeri ise, çocuğun bu dönemden rahat geçebilmesi için elini tutarken bir yandan da “büyüme”nin güvenli olduğunu ve yine yanınızda olduğunu anlatmak/söylemek/belli etmek..

Büyümek çok da kolay değildir, şenlikli bir geçiştir belki ama aynı zamanda büyümek uzayan kemiklerinizin sızısıdır aslında..

Reklamlar

“Kendine iyi bak deme, denmez saçmaaa” … Anneler için yoğun bakım günleri düzenlensin…

Bu şarkıda sanatçının anlatmak istediği sanırım, zaten her kişinin doğası gereği, hayatta kalmak için  -otomatik olarak belki de- kendine iyi bakacağı. Akşam makul bir saatte uyuyup, geceleyin kesintisiz uyuyarak sabah kendi istemiyle kalkması, mis gibi bir kahvaltı edebilmesi, gün içinde de işin gücün ve hayat gailesinin yanında kendisi,  “sadece kendisi” için bir şeyler yapabilmesi..

Biliyor musun ki sevgili okur, ben kitap okumayalı yıl oldu ve bunu söylerken utanıyorum? Almaya devam ediyor, baş ucumda bir güzel istifliyorum, o ayrı.. Ancak kitap okumaya geçebileceğim trans/konsantrasyon/günlük işlerden sıyrılma halime dönüşemiyorum. Bu nedenle günlük gazetelerden okumak istediğim makaleleri bile kesiyor biriktiriyorum, en azından onları okurum diye.

Eksik olmasınlar, Can ve Ege doğal olarak bakım istiyorlar hala.. ( Biteceği bir zaman olmayacak ki..) Üstelik ikisinin bakım talepleri çok farklı.  Biri 1 yaş triplerinde, diğeri 4 yaş çocuğu… Misal, içeriden gelen “Annneeee bittiiii” sesi ile banyoya yönlenmişken, mama sandalyesinde toplamda 23 saniye yalnız durmak istemeyen Ege’yi de ittirerek banyo kapısına götürür ve sonrasında olay mahalini beraberce terk ederken hayal edebilirsiniz bizi J

Ya da “Annneeee Ege ağzına bir şey attı!” çığlığı ile nasıl olur da 4 saniye içinde Can’ın sahip olduğu en minik oyuncaklarını ortaya saçtığını ve Ege’nin de “Hıh ben de tam bu anı bekliyordum” demişçesine onları ağzına attığına hayret edebilirsiniz (ve evet evdeki minik parçaların hepsini uçuruyorum artık, risk alamayacağım gari).

Hele de Ege kuzu ucundan alerjik, Can da reaktif hava yolu bıdı bıdısı olunca araya bazen tedavileri de giriyor. Şimdi şu noktada söylemek isterim ki, şükran ve minnet doluyum her hallerine, ama bu blog benim olduğuna göre uzman da aşağıda konuşacağına göre, ben anne kontenjanından şikayet edebilirim!!

Annelik yorucu bir iş;  dolayısı ile klişe söylemle “oksijen maskesi önce anneye”. Gel gör ki annelikte, o oksijen maskesi uçaktaki gibi zıbamp! diye kafanızda belirmiyor. Sizin bu ihtiyacınızı kendinizin belirlemesi ve kendinizin kendinize iyi bakması gerekiyor.. Önce “anne” haliniz değil aslında biliyor musunuz, önce “siz”.. Ve bu aslında çoklukla zihinsel olarak özgürleşme ile mümkün..

Şu son bir yılda “Her gün bir Türk kahvesi” kampanyası dahilinde o 15 dakikanın nasıl iyi geldiğini anlatamam. Şu anda ise satırlarımı eğitim vermek üzere başka bir şehre uçmak için beklerken yazıyorum. Varın siz düşünün hislerimi J

Uzman diliyle: Süper anne, mükemmel anne, her şeye yeten anne, becerikli anne, kızmayan anne, bağırmayan anne, şikayet etmeyen anne.. Geçen gün bir reklamda (sanırım bir vitamin reklamıydı) anne işten geliyor ve futbol oynamak isteyen oğluna “Tabii ki bir tanem!” diyordu. “Dur be yavrum kapıdan gireli iki dakika olmadı daha..” demiyordu.. Ama “gerçek” anneler bunu der. Çünkü her annenin “anne” kimliğini bir süreliğine kenara koyup “kendi”sine sarılması gerekir, iyi bakması gerekir.

Annelik kutsaldır, güzeldir, ışıklıdır vs. Ancak anneler (çocukları kaç yaşında olursa olsun):

-Sürekli bakım verirler,

-Zihinlerinin bir bölümü çocuklarındadır,

-İçlerinden bir ses sıklıkla “olmayanlar, tehlikeler” hakkında konuşur,

-Zaman zaman yetersiz/beceriksiz hissederler,

-Farklı derecelerde de olsa evham/kaygı düzeyleri çocuktan sonra artış gösterir. Durum bu haldeyken annenin “kendi”sine ne olur? İyi bakmazsanız bastırılır, kaçar, küser, uzaklaşır, öfkelenir. “Sinirli bir kadın oldum çıktım”, “Sürekli bağırıyorum”, “Her gün bağrış çağrış” diyorsanız, içinizdeki çocuğu küstürmüşsünüz demektir.

Anne küserse dünya küser….

Küskün annesiyle çocuğunuz ne yapar? Sizi geri döndürmek için uğraşır da uğraşır.. Ama bunu her zaman olumlu yöntemlerle yapamaz.. Ve işte kısır döngü o zaman başlar.

Annenin kendi ihtiyaçlarını, isteklerini, özlediklerini, kendine iyi gelenleri bilebilmesi, ve bunlar için uğraşması dahilinde anne çocuğunu “taşıyabilir”. Yere dökülen su için çıngar çıkmaz, çocuğu ağlama krizindeyken psikologların önerdiklerini yapacak içsel dinginliği olabilir.

Ey anne, birinci görevin kendine iyi bakmandır, kolay gelsin.

“Ege’yi çıkartan doktora geri götürün anne!”

veya, “Ege’yi çöpe atalım anne” veya “Al Ege’yiiii koyyy çuvaallaaa sallaaaa sallaaa vur duvaraaa” ..

Ege 11 aylık. Can 3 yaş 11 aylık. Aralarında tam 3 yaş var.

“İdeal” yaş aralığı dedik, Can’ı gözümüzde “büyüttük” -her anlamda-. Ve sevgili okur, bu işin bu kadar zor olacağını hiç hesaba katmadık. Daha doğrusu kat-a-mazdık. Meğerse böyle durumların yaratabileceği hacmi olay olmadan tahmin etmek – anlamak mümkün değilmiş.

IMG_0433

Can hastaneye gelip de çakır gözlü yenidoğan’a bakıp: “Anne bunun gözleri mavi, burnu da küçücük” deyince ağlamıştım.. Aynı hastanenin başka şubesinde sen de böyle gelmiştin kollarıma 3 sene önce be oğlum demek istemiştim. Can’ı büyüten ve “ağbi” kategorisine geçiren Ege’yi de alıp eve geldik sonra.

İlk zamanlar “Aaa canım ne çabuk alıştı” diyorduk. Sanırım ben aksini düşünmek istemiyordum. Evet ne zamanki Ege 3 aylık oldu, o gün bugündür evde kardeş kıskançlığına dair bir çok sahne yaşadık. Bu bazen üzerine abanmak, bazen yanağını sıkmak, bazen ısırmak, en çok da elindekini çekmek olarak çıkıyor karşımıza..

Bir keresinde “Asansöre Ege’yle binmeee anneeee” diye iki göz iki çeşme ağladığında, hissettiği “acı”yı ben de içimde hissettim. Romantik olsun diye demiyorum. Ama şu kardeş kıskançlığı meselesinde en unuttuğum nokta Can’ın gerçekten canının acıdığı.. Bu seriye bir kaç yazıyla daha devam edeceğim..

Uzman diliyle: Kardeş kıskançlığını anlamak ve anlatmak için genelde şu benzetme kullanılır: En büyük aşk (terk edilme veya kayıp) acınızı düşünün.. Şimdi onu bin ile çarpın. İşte büyük çocuğun hissettiği böyle bir kayıp ve acı. Tabii ki her çocuk bu kadar büyük hacimlerde yaşamayabilir bir çok etken nedeniyle (yaş aralığı, cinsiyet gibi). Ancak biliyoruz ki “kardeşini kıskanmak” normaldir, beklenir ve çocuğun canını acıtır.. Kimi söyler, kimi söylemez, kimi belli eder, kimi etmez.. Ama o duygu oradadır, siz bundan ne kadar kaçınmak isteseniz de.

Çocuğu bu yeni duruma “hazırlamak” tabii ki önemli ve faydalıdır. Ama çocuğunuzu duruma hazırlayabilirsiniz, hissedeceği duygulara değil.. Duyguların ise doğru ve yanlışı yoktur. Duygunun kendisi vardır. Evet bazı duyguları ifade etmek, baş etmek, taşımak zordur.. İkinci çocuğunuz dünyaya geldiğinde ve kardeş kıskançlığı sizin evinizi de ziyaret ettiğinde kapıdan kovalamayın, buyur edin, anlamaya tanımaya çalışın..

Anneler neden blog yazar?

“Çocuğuma anı kalsın” diye değil mi? Belki.. Ama bunlar da var;

Anneler blog yazar çünkü;

-Yazınca hafiflersin..

-Çocuğun öyle muhteşem bir şeydir ki, bayılırsın anlatmalara doyamazsın..

-Azıcık böbürlenirsin yaptıklarına, destek beklersin, anlaşılmak istersin…

-İlk çocuğundur, zamanın vardır 🙂

Uzman gözüyle: Neden ürüyorsak aynı sebepten de yazıyoruz bence.. Üremek, çocuğunun olması biraz bencilce bir durumdur, çocuğumuza anı da kalsa, kendimiz için yazarız… Anne çocuğun yaşam kaynağı ise, yazmak, anlatmak, söylenmek, iz bırakmak da annenin yaşam kaynağıdır…

Hoşgeldiniz..

İlk yazılar burada başladı: caninguncesi.blogspot.com..

Sonra Can büyüdü, Ege geldi.. anlatacaklar, yazılacaklar, güldüklerimiz, dertlendiklerimiz, çözdüklerimiz birikti.. biz de toplandık buraya geldik..

İyi ki siz de geldiniz..