Annenin öfkesi: Acı, ama zehirli değil…

can öfke
(Fotoğraftaki ise 4 yaş öfkesi..)

Daha bu sabah oldu bana..
Büyük bir sebebi yok, güvenlik tehlikesi yok, acil bir durum yok..
Kızdım, sesimi yükselttim.
Artık diyor ki “Bana kızma anne”..

Can ilk 15 aylıktı “ne kadar da çok kızabilme” potansiyelim olduğunu fark ettiğimde..
Hatta siz bilirsiniz işte, açık olalım, “kendinizi tutamayacağınızı” ve evet “vuracağınızı” hissettiğinizde.. Kendime nasıl da şaşırmış, kafamdaki halenin şeytanın üç dişli çatalına dönüştüğünü görmüştüm.

O an için “öfke” benim adıma hiç yakışmayan bir sıfattı..

Sonra söz verirsiniz. Bir daha hiç bu kadar kızmayacağınıza.
Bazen 15 gün gerçekten “hiç” (!) kızmazsınız. Bazen söz verdikten sonra ve suçluluktan içiniz acırken 15 dakika sonra yine kızarken bulursunuz kendinizi. Şeytan kıs kıs gülmektedir size.

Gülmez aslında, size “öyle gelir”….

Bence öfke/kızgınlık/parlama halleri lohusalıktan sonra annenin geçtiği en zorlu yoldur. Bu benim için böyle, belli ki öfkeyle ilgili bir meselem var. Hepimizin mi var? Olabilir. Çünkü öfke tek başına bir duygu değildir.

Altında hayal kırıklıklarına dair fosiller, çocukluk anılarınızdan kalma tozlar, korkularınızdan yapılmış iskambil kuleleri vardır.
Ve evet annenin öfkesi acıdır ama zehirli değildir..

Uzman diliyle: Öfke hakkında birçok bilgiye sahibiz. Mesela, öfkelenmek doğaldır. Herkes öfkelenebilir. Ya da öfkelenince bunu nasıl ifade ettiğimizdir önemli olan. Bunlar ve daha bir çok “bilişsel” gerçek gelin görün ki kızgınlık hissettiğimizde teorik bilgiler gibi kala kalır zihnimizde. Çünkü sahip olduğumuz öfke duygusunu derinlemesine tanımadan, altında yatan geçmiş tecrübe veya izlere bakmadan, “şalterlerimizin” ne zaman ve neden attığını bilmeden ve en önemlisi öfkemiz ile nasıl baş edeceğimizi öğrenmeden öfke ile yaşamak zordur.

Ebeveyni ne kızdırır? Ebeveyn neden kızar?

Bu iki soru birbiri ile aynı gibi gözüküyor değil mi? Aslında değil. Çünkü sizi neyin kızdırdığı ve neye kızdığınız birbirinden farklıdır.
Sizi kızdıran; çocuğunuzun söz dinlememesi, “yapma” dediğiniz şeyleri yapması, bir türlü ödevine başlamaması, sofrada yemeğiyle oynaması, kardeşine zarar vermesi veya yatağa yattığı halde siz yorgunluktan tükenmişken onun bir türlü gözünü kapamamasıdır. Bunlar sizi “kızdırır”. Çünkü yorgun, uykusuz olabilirsiniz. O gün pek de iyi bir gün olmayabilir. Sizin şalterlerinizi yukarıda saydığımız durumlar attırabilir.

Ama “neden” kızdığınız sorusunun cevabını vermek ise çok daha derin bir yaklaşım ister. Çocuğunuz sözünüzü dinlemediğinde kızgınlık hissediyorsanız, sizde ateşlenen ne olabilir? Kontrolün elinizden gittiği duygusu mu? Güç savaşına çıkan davet mi? Kurallar bozulunca hissettiğiniz rahatsızlık mükemmeliyetçiliğin bir tortusu mu? Ya da belki sadece çatışma yaşamanın getirdiği huzursuzluk?

Bir olay üzerinden bu soruları cevaplamak doğru olmayabilir. Ancak temel prensip kızma anınız ile yatışma ve “normale” dönme arasında geçen süreye bakmaktır. Çocuğunuzun “yaptığı” veya sebep olduğu her ne sizi kızdırıyorsa ve siz kızdıktan 20-30 dakika sonra sakinleşip durumu gözden geçirebiliyorsanız bu “günlük” bir kızma olabilir. Ancak öfke hissiniz çok uzun sürüyor, yatışmanız zaman alıyor, bir süre sonra da tekrar “patlıyorsanız” öfke buzdağınızın altına bakma vakti gelmiştir.

Ebeveyn ve çocuk hiç kimsede olmadığı kadar birbirlerini kızdırabilme potansiyeline sahip bir ikilidir. Hatta bazen ebeveynler olarak biz bile kendi anne babalarımızla anlamsız çatışmalara gireriz hala.

Benzer bir şekilde kendi çocuklarımız da bizlerin şalterlerinin nasıl çalıştığını çok iyi bilirler. Hatta İngilizce’de “Çocukluktaki Hayaletler” kavramına göre (1975 yılında Fraiberg, Adelson and Shapiro yazılan makale kaynak alınarak) çocuklarımız bizim kendi çocukluğumuza dair yoğun duygu veya çözülmemiş meselelerimize dokunurlar. Bu nedenle bilinç dışımız devreye girer ve tepki veririz.Bu “hayaletleri” göndermek ise oldukça zor olabilir.

Peki ya çocuğunuza bağırdığınızda veya vurduğunuzda neler olur?
Sizin için çok önemli bir kişinin çok öfkelendiğini ve size bağırmaya başladığını düşünün. Şimdi o kişinin sizden üç kat büyük olduğunu ve size yukarıdan baktığını düşünün. Yemeğiniz, korunmanız, güvenliğiniz için de tamamen bu insana bağımlı olduğunuzu düşünün. Üstelik sevgi, kendilik değeri ve dünya hakkında bilgi alma kaynağının da o olduğunu hayal edin. Şimdi tüm bu düşündüklerinizi 1000 ile çarpın. İşte siz kızdığınızda çocuğunuzun içinde az çok böyle bir yaşantı gerçekleşiyor. Tabii ki hepimiz çocuklarımıza kızıyoruz. Esas zor olan öfke ifademizde olgun davranabilmek böylece öfkenin olumsuz etkisini en aza indirgeyebilmektir.

Ne yapsak?
Her şeyden önce siz de insan olduğunuz için kendinizi “savaş ya da kaç” modunda bulup çocuğunuzu düşman gibi gördüğünüz anlar olacaktır. Öfkeli olduğunuzda ise fiziksel olarak savaşmaya hazırsınız demektir. Hormonlarınız harekete geçer, kaslarınız gerilir, nefesiniz sıklaşır. Hal böyleyken sakin kalmak çok zordur. Ama bu görüntünüzle çocuğunuza sözlü veya fiziksel şiddet göstermeniz ise hiç istemediğimiz bir şeydir. O yüzden ilk yapılacak iş, şimdi şu anda, çocuğunuza vurmamak, kötü söz söylememek, öfkeliyken ceza vermemek üzere kesin karar vermenizdir. Çünkü öfkenin de insan olmanın bir parçası olduğunu ve öfke ile uygun şekilde baş etmeyi çocuğunuz da sizi model alarak öğrenecektir.

1.Kızmaya başlamadan önce sınırları belirleyin. Çünkü kızmaya başladığınız dakika bir şeyler yapmanız gerekir. Oysa ki bu durumda bir şeyler yapmak çok zordur. Bu nedenle ev kuralları, sizin ve çocuklarınız için belirleyeceğiniz düzenlemeler uzun dönemde işinizi kolaylaştırabilir.
2.Evinizde kızgınlığı ifade etmenin uygun yollarını konuşun ve gerekirse bunun için bir poster hazırlayın. Kızgın hissettiğinizde önce sakinleşmeniz gerektiğini bilin. Önce durmayı, nefes almayı deneyin. Müziği, dansı, yüksek sesle şarkı söylemeyi, yürümeyi deneyin.
3.Bilin ki kızgın hissettiğiniz ruh hali herhangi bir duruma müdahale etmek için hiç uygun olmayan bir başlangıç noktasıdır. Sakinleşmek için kendinize mola verin. Çcouğunuzdan fiziksel olarak uzaklaşın ki ona zarar vermekten kendinizi alıkoyun. Şunu deneyin: “Şu anda bunu konuşamayacak kadar kızmış durumdayım. Bir ara vermem lazım. Sakinleşince tekrar konuşuruz”. Bu şekilde kendini kontrol etme davranışı için de model olmuş olursunuz.
Sakinleşmek için uzaklaşamıyorsanız kendi sakinleşme paragrafınızı tekrar edin. Belki şöyle bir şey olabilir: “Bu acil bir durum değil…Çocuklar en çok onu en az hak ettikleri göründükleri zaman sevgimize ihtiyaç duyarlar.. Böyle yapıyor, çünkü duyguları çok güçlü… Birazdan bitecek..”
4.Öfkenizi büyük meselelere saklayın. Her olumsuz durumda hemen harekete geçmeyin. Montunu yerde bıraı-kıyor olması sizi çılgına çeviriyorsa daha “büyük meseleler” için ne enerjiniz ne de sabrınız kalacaktır.
5.Olumlu davranışları pekiştirmeyi unutmayın. Böylelikle zor zamanlarınızda her iki tarafın da cebinde kredisi olmuş olur.

HÇÇ: “Hadi!” Çağı Çocukları – 2000’li yıllarda ebeveynlik serüveni

IMG_3177 (Yazıya inat bir fotoğraf..)

En sık kullandığım lanet kelime: Hadi!
Niye?
Tostunun son ısırığını alması, inhalerini sıkması, ayakkabısını giymesi, oto koltuğuna oturması, oto koltuğundan kalkması için “Hadiiiiiiii!!”.
Oto koltuğuna oturtma ve kaldırma konulu ayrıca bir yazı yazabilirim mesela.
Ya da gün içinde kaç kez hadi dediğimi saymak üzere adımsayarları kullanabilirim. O derece sık “Hadi”leniyoruz ailecek.

Çok boğucu. Biri bana o denli hadi dese : “Dur yahu ne bu acele, sürekli bir yerlere çekiştiriyorsun” derdim.
Sonra da şunu derdim: “Yavaş yavaş acele et”..

Tabii bunları diyemeyen Can ve henüz bizim boyunduruğumuz altındaki Ege ile günlük hayatın içinde bu kadar çok hadi deyince, -iyi bir günüme denk gelmiş olacak ki-, üzerinde biraz düşünmeye karar verdim. Çünkü ben hadi ledikçe ve bu hadileme halleri süreci hızlandırmak şöyle dursun, ne kadar da yavaş gittiğine dikkat çekmeye başlayınca daha can sıkıcı bir hal aldı.

Bunları okuyanlar beni Cern’de çalışan bir mühendis ya da ne bileyim, bir çeşit madam Curie sanabilirler. Yani koşturduğum yer insanlığa müthiş faydalar sağladığım bir yer değil. Ya Can’ın okulu, ya alışveriş, ya da sosyal bir etkinlik. Pazar günü sitedeki parka giderken hadi der mi ya insan, insaf?

Bu kelimenin yüklü olduğu anlamlar var sanırım:
“Hadi, çabuk ol”
“Hadi, benim dediğimi yap”
“Hadi, şu anda yaptığın şeyi durdur”
“Hadi, ÇOCUK olma benim istediğim büyükümsü çocuk ol”
“Hadi, benim tempoma uy!”
Bütün suç şu şehrin! Bütün suç içinde bulunduğumuz yeni zamanın! Bütün suç bizi içine çeken hektik koşturmanın! Bütün suç bana hadileten sistemin! Ben suçsuzum 😛 Hadi ordan!!

Uzman diliyle: Evet, bizim ebeveynlerimiz yani 20.yüzyıldaki çocukların anne babaları kesinlikle daha az hadi diyorlardı. Daha az “Hadi”lenen çocuklardık biz. Sokakta yakar top oynamak diye bir şey vardı. Ya da niyet satılırdı köşe başlarında. Herkes daha güvenli, sokaklar çocukların, evler yetişkinlerindi. Hadi denecek bir durum yoktu. En fazla trene yetişmek için denirdi herhalde.

Şimdi?

Evler işlere uzak.
Okullar evlere uzak.
Anneanne, babaanne, dedeler hafta sonu kadar yakın.

Her şey hızlı akıyor. Elimiz akıllı telefonlarda. Bir tıkla kim nerde ne yapmış öğreniyoruz. Şart mı? Değil. Ama çağ bilgi, enformasyon, geri bildirim çağı. Telefonlar “akıllandıkça” insanlar arası iletişim “like/dislike/beğen/paylaş/yorum yap” butonlarının arasına sıkışıyor.

Kırmızı ışıkta durunca eliniz telefonunuza gidiyor mu gitmiyor mu?
Ya asansörde?

Bu kadar hızlı akarken her şey tabii ki hayatın koşturması da katlandıkça katlanıyor. Bir yere yetişmemiz gerekmese de nedense o koşturmalı ruh halinden sıyrılamıyoruz. Sanki hep acelemiz var, hep işimiz var. Rahatlayamıyoruz, çocuklarımızla o “an”ın içinde kalamıyoruz. O zaman da işte, “hadi” lerden oluşan bir yolda ilerliyoruz..

Çağ zor bir çağ, tüm ebeveynler artık o telefonlardan daha “akıllı” olmak zorundalar.. zor..

Not: Bu yazıda geçen tema ilginizi çektiyse bu kitaba da bakabilirsiniz.

101006155357