Bir şehir efsanesi olarak pazar günleri…

Tabii tabii pazar dediğin aynı böyle..

Tabii tabii pazar dediğin aynı böyle..

Bu yazıyı 22:00’den önce yayınlamışsam ve siz de okuyabiliyorsanız şanslı gruptansınız -ki, çocuk (lar) uyumuş(lar).. ve siz de pazartesiye kavuşmak için can atıyorsunuz..

Hayat işte… 5 sene önce deselerdi pazartesiyi özleyecek kadar yorulacaksın diye inanmazdık..

Hoş, bana deselerdi ikinci gelince bugünleri de mumla arayacaksın, yine inanmazdım..

İnan sevgili okur. Bugün -üstelik 12 saat- tek başıma iki oğlanla baş başa iken toplamda 20 dakika oturur pozisyonda idim. Şimdi uyudular ben de insana benzer bir hale geri dönüyorum..

Bir defa, hafta içi yataktan kazıdığım büyük oğlumun pazar günleri neden erken kalktığını ne açıklayabilir acaba?
Misal bugün bizim evde “PAZAR” günü 06:11’de başladı!!??!!
Neden?
Neden erkenden uyanıyorlar?
Pazar gününün pazar olduğunu ne zaman anlayacaklar?

“Bir pazarım var zaten!” diye bağırmak istedim bugün balkondan saatin 06:11 olduğunu görünce.. Sonra sustum, nitekim onların da aslında “1 pazarı” var. -Bu bölüm uzmanın işi anlatırım birazdan…-

Mesela pazar günleri bizim ev Muhteşem Yüzyıl’ın sezon finali gibi oluyor 🙂
Her türlü entrika, çekişme, bağrış çağrış, heyecan yüksek dozda.
Öyle bir yerde bitiyor ki pazar, haftaya -yeni sezonda 🙂 – kaldığın heyecanda ama başka konularla devam edebiliyorsun..

Pazarları dinlenme gerçeğinden vazgeçeli çok oldu.
Cumartesi günleri de çalışan biri olarak, cumartesi ve pazartesi arasını durdurup hafta içine yayarak yaşamak istiyorum.. Her güne 4 saat eklesem oluyor, hesapladım..

Not: Bu yazının esprili hali bir yana, “Sıradan bir günün uğuru” nu (Ş. Ferah) kaybetmemeyi diliyorum ve artık pazar günlerini sanırım çok çok zor şartlar altında geçiren felaketzedeleri unutmamayı -aşağıdaki linkten- bir de ben hatırlatmak istiyorum..

http://www.unicef.org.tr/tr/content/article/1621/unicef-derinlesen-haiyan-krizi-karsisinda-filipinli-cocuklar-icin-34-milyon-dolar-yardim-cagrisinda-bulundu.html

Uzman Diliyle: Pazar da bir gün aslında. Tatil olmasına kim nasıl ne zaman karar vermiş bilemiyorum. Belki de bazı ülkelerde değildir. Bazı toplumlar için pazar gününün başka anlamları vardır. Ama bizler için öyle değil.

Dur daha bitmedi: Bir haftanın bitip diğerinin başlayacağının habercisi bir defa pazar günü. Kafanızda muhtemelen eksik kalanlar, bitmeyenler, yarım duranlar var.. Belki işle ilgili belki değil.. Bu da doğal olarak sizin bile farkına varmadığınız gerginlik noktaları barındırıyor sizde..

Bir pazarım var: Eskiden yaşadığınız pazarları geri istiyor olmanız muhtemel.. ve doğal.. aile olmak da muhteşem. Ama işte bugünlerde bir gazete reklamındaki gibi sadece size ait bir zaman dilimini “kaybetmiş” olmak can sıkıcı olabilir.

Haftada başka pazar yok, hiç kimse için!: İşte esas nokta bu. Tahmin ediyorum ki, pazar günleri haftanın diğer hiç bir gününde olmadığı kadar “bir arada”sınız. Yani aslında pazar, bu kadar bir arada olduğunuz tek gün. O yüzden de tüm sezon bölümleri böyle işte sezon finaline sıkışıyor 🙂

Sizin ve çocuklarınızın ihtiyaçları, istekleri, sizin onlarla aranızdaki ilişkiler, kardeşler arası ilişkiler, günlük rutinin esnemesi, bir etkinlik yapacaksanız bunun programları gibi bir çok etken elinizde kibritle gezinme etkisi yaratabilir.

Size tekrar bağlanmak istiyorum: Çocukların hafta içi günlerinin büyük bir bölümünü okulda geçirdikleri açık.. sizinle belki en fazla 3-4 saat birlikteler. Çocuklar kaç yaşında olurlarsa olsunlar size tekrar “bağlanma” ihtiyaçları vardır.. Yakınınızda durma, dokunma, sohbet etme, belki kurallarınızı tekrar duyma belki şefkatinizi tekrar hissetme.. Bu bağlantı kurma ihtiyacı küçük çocuklarda daha da fazladır. O yüzden pazar günleri bu tekrar bağlantı kurma çabalarının getirdiği ilişki yoğunluğuna neden olur.. Yoğun ilişkiler ise çatışmasız olabilir mi?

KÖTÜ ÇOCUK YOKTUR, NOKTA!

Büyük oğlum ilk “kötü” kelimesini öğrenip geldiğinde “Biz bu evde böyle konuşmuyoruz” demiştim. Yani: Git nerede istersen orada konuş, evde konuşma.

İlk vurduğunda uzun anlatımlardan sonra hep aynı şeyi tekrarladığımı fark ettim: Bu evde vurmak yok! Yani: Evde vurma, asansörde vur.

Sonra sonra kötü kelimelerden neşeli şarkıların gelişi (Pırtlı popo, Kaka kokulu ayaklar..) ve Calliou’dan Spiderman’e hızlı bir geçişle “kötü” yü yorumlamamız da değişti..

Bence her anne baba çocuğunun ilk “kötü” davranışlarında bir sallanıyor. Ama sonra anlıyorsun ki her “kötü” anda Dark side’a geçilmiyor.

Nitekim bizim oğlanların iki hatta üç tür “kötü” davranışı var:

1.”Bunu yeni öğrendim, dur bir deneyeyim”
2.”Hımmm dur bakayım bunu yapınca hoşuma gitti devam edeyim”
3.”Anne şu günlerde hayatta biraz zorlanıyorum, bir yardım eli versen hiç fena olmaz” (Bu tabii iç ses..)

İşte mesele aslında “kötü”de “iyi”yi görebilmekte..

Uzman Diliyle: Yoktur.
Kötü çocuk yoktur.

Sizin ki de kötü değil.
“Sen ne biçim annesin!” dediğinde de kötü değil.
“Senden nefret ediyorum!” dediğinde de kötü değil.

Okuldan eve bir “şey” getirdiğinde de kötü değil.
Kardeşinin canını acıttığında da..

Keza, okulda çocuğunuza küfreden çocuk da kötü değildir.
Bahçede çelme takan da..

Ama hayat “Bir bebekten bir katil yaratabilir” (R. Dink).

Kötü çocuklar yetişkinlerin anladığı gibi “kötülük” yapmazlar.
“Kötü” davranan çocuğun yardıma ihtiyacı vardır.

Açtır, uykusuzdur, yorgundur.
Anlaşılmıyordur.
Bağırıyordur, duyulmuyordur.
Sevilmiyordur, sevilmediğini düşünüyordur.

Bilmiyordur.
Nasıl davranacağını, ne diyeceğini, nerede duracağını, nereden başlayacağını bilmiyordur.

Güvenmiyordur.
Size, bize, hayata, dış dünyaya güvenmiyordur..

Yalnızdır.
Tüm evrende bir O vardır.

Korkmuştur.
Hem de öyle çok korkmuştur ki öfkesiyle zırhladığı kırılganlığını görsek şaşarız.

Hiç çok ağlayan, çok kızgın bir çocuğa tam da içinizden tam aksini yapmak gelirken sarıldınız mı? Bir deneyin.. O anda işte anlayacağız ki hepimiz kötü çocuk yoktur..

İki çocuklu çalışan anne! sesime gel..

Bir an..

Bir an..

(Bir çocuklular siz de gelin..)

Çünkü sevgili anne,
-akşam yemeği olarak çocukların yarımşarlarını yiyip beşe tamamlamış,
-iş kıyafetlerini anca çıkarmış ve direk pijamaya geçmiş,
-daha yazacak raporların dururken gözün saçının gelen boyasına takılmış olacağından sadece sesime konsantre olabilirsin 🙂

Gel yanıma otur, dertleşelim…
Ağlayabilirsin istersen, gülebilirsin de..

Önceleri balkona çıkmak kesiyor mesela.
Hava da baharsa mesela iyi geliyor o koku, umut dolu oluyorsun.
E sonra bahar geçiyor tabii…

Sonra bir Türk kahvesi nelere kadirmiş diyorsun..
Yanına lokumu, bir de fal. Oooo değme gitsin..
E sonra kafein de bir yere kadar..

Saçına, başına, giyecek HİÇ BİR şeyinin olmamasına, göbeğine, yetişemediğin işlere, kaçırdığın konserlere dertlenmeye başlıyorsun.

En zoru da ne biliyor musun? (Biliyorsun da..)
Bunların DEĞİŞMESİ için iş yine sende bitiyor!
Al bir sorumluluk daha 🙂 🙂

Yani sevgili iki çocuklu çalışan anne, durduğun kabahat!
Kalk kendine bir çay koy, aşağıdaki yazıya devam et 🙂

Uzman Diliyle: Hımmmm… Sanırım buralarda bir yerlerde öneri vermem gerekiyor. Veya umut. Veya korku..

İyisi mi siz önce aşağıdaki bağlantıyı tıklayın, içinizden geçeni yapın.
Dans edin.
Gülün.
Ağlayın.
Sadece dinleyin..

Sonra devam edelim..

Şarkıyı sevdiyseniz, mırıldandıysanız, dans ettiyseniz, İYİ hissettiyseniz bunu size hissettiren duyguları tanımaya çalışın..
Hafiflik..
Özgürlük..
Çoktandır yapmadığınız bir şey?

İşte eksikliğini duyduğunuz TAM da bu duygu olabilir..
O his her ne ise bu hissi tutmaya ve kaybetmemeye çalışın. Temelde denilecek bu da olsa, bir de bunlar var:

1.Yüklenmeyin, tükenmeyin. Yükünüzün ağırlaştığını sırtınıza ilk konduğunda değil, ilerledikçe anlarsınız. O yüzden yükünüzü ara ara kontrol edin. “Ben bunu ne kadar taşırım? Yerim var mı? Bunun bedeli ne?”

2.Fiziksel hareketi önemseyin: Arabanızı park edin, yürüyün. Dans edin. Hareket bizi zinde kılar.. Zinde beden ise zihni de taşır, kalbi de.

3.Kendinize gerçekten bakın: Sağlık kontrollerinizi atlamayın.

4.Kendinize bakmayı rutine koyun: Ritmik bir şekilde iyi bakın kendinize. Önünüze işlerin geçmesine izin vermeyin.

5.Yorulunca durun: Gerçekten durun. Sadece 15 dakika etrafı izleyin. Bşka bir 10 dakika gözünüzü kapatıp sadece nefes alın. Sadece nefes…

6.Eşinizle olun: O sizin “eş”iniz. Birlikte olun. Unutmayın birbirinizi. Ancak bunu da ritme koyun. Oluruna bırakmayın..

7.Minik hava delikleri açın: Günlük koşturmaca içinde hava deliklerine izin verin. Yukarıda alacağınız nefes için gerekli o temsili delikler.. Ancak yetmiyorlarsa daha büyük ve derin bir nefes almanız gerektiğini fark edin..

Buzdolabında tutmayınız, cam kavanozda saklayınız: anne..

Bir "Var olma" seyahatinde BEN..

Bir “Var olma” seyahatinde BEN..

Şimdi yeni nesil eşler-imiz/yeni nesil babalar şükürler olsun anneye bayağı destek oluyorlar.. hani “bir emzirmedi, her şeyi yaptı” türünden bir baba var bizim evde de.
Gelin görün ki, “anne” başka bir şey..
Parmağı acır sen öpünce geçer, lego kulesi yıkılır kucağında bir daha yapılır o kule.. boğazına girecek test çubuğu için birlikte öğürürsünüz…

Daha minik versiyonu da bizde bu ara mevcut.. “anniiiieeee” diyerek uyanır, “maammaaa” ister, “mmeemmeee” ister, “kagııı: kayısı” ister. Ağlar, güler, heyecanlanır, susar, bakar, seni arar..

Böylesi bir “hayat kaynağı” olma durumu nasıl mucizevi di mi? Öyle valla, yarı bir süper kahraman gücü veriyor insana.. ama işte değiliz 🙂 süper kahraman değiliz..

Anne her şey.
Anne dünya.
Anne denge.
Anne liman.
Anne sandal..

Bazen bu bize “tabi (Taabi!)olma durumu” farkında olmadan annenin üzerine -yük demeyeceğim ama- böyle bir, 5 kaşık nutella yemiş de suçlulukla haz arası duyulan karmaşık duyguya insanı sevk edebiliyor..

“İçinde” var edip büyüttüğün bir canlının sana olan bağından bahsediyoruz. Kordonla başlayan bağdan.. Sonraki yıllarda azalarak, incelerek süren bağdan..

İşte o bağ “ANNE-likle “BEN-lik” arasındaki havayı, alanı, mesafeyi kapsamaya başlıyorsa, senin içindeki “ÇOCUK” gerçek çocukla rekabete girmeye başlıyor, ona nedensizce öfkeleniyorsa, ben biliyorum ki, BEN çağırıyor beni… şimdi kahve içmeye gidiyorum. Bir doz “BEN” alıp döneceğim…

Aksi halde “Var” olamıyorum, “Yok” oluyorum..

Uzman diliyle: Çocuklar büyüdükçe aslında anne de büyüyor.. Annenin büyümesi ise içindeki çocuğu büyütmekle de yakından ilgili.. Bir bakıma ikisi beraber yol alıyorlar. Annenin “meseleleri” olduğunda ancak bunları fark ettiğinde büyüme bir nebze daha sağlıklı gerçekleşiyor. Ama bazen de her meselemizi görmemize, fark etmemize, halletmemize imkan olmuyor. İşte öyle durumlar annenin “YOK” luğu anlamına gelebiliyor.

İşte tam bu noktada Winnicott’un yeterince “İyi anne” kavramı karşımıza çıkıyor. Yeterince iyi anneliğin ilk adımı çocuğa adaptasyon olarak tanımlanıyor. Ancak bu uyum dünyanın kendisi gibi %100 oranında olmak zorunda değil. Uyum zaten bence o yüzden büyülü bir kelime. Mükemmel ve tam bir ilişki için heba olmak değil annelik.. Yeniye, değişene, sıkıntıya, acıya, iyiye de uyum sağlayabilmek.

Benim mesleki tecrübe ve kazanımlarımdan, gözlemlerimden damıttığım iyi anne;
-Kendi içindeki çocuğu var olduğu dönemdeki yetişkin haliyle barışık tutabilen,
-Hayatı ve anneliği bir “adanma” tarzı olarak görmeyen,
-Çocuğunun gelişimsel ihtiyaçlarına göre -yaşı ne olursa olsun – kimi zaman “bebek” kimi zaman “ergen” bakımı verebilen,
-Bazen “kötü” hissettiğinde bunu “kötü anneyim” üzerinden değil, ilişkilerindeki “hallerine” bakarak yoluna koyabilen kişidir..

Jasmin Lee Cori kitabında aşağıdaki on yüzü tanımlıyor “İyi Anne” için:
-Kaynak olarak anne,
-Bağlanılacak yer olarak anne,
-İlk müdahaleci olarak anne,
-Düzenleyici olarak anne,
-Besleyici olarak anne,
-Ayna olarak anne,
-Destekleyici olarak anne,
-Akıl hocası olarak anne,
-Koruyucu olarak anne,
-Sığınılacak yer olarak anne.

İşte bu yüzden iniyoruz çocukluklara..
Not: Bu yazıda kaynak olarak kullanılan kitap, okuyan us yayınlarından çıkan, “Var’olan Annenin Yokluğu” kitabıdır.

varolananne-kapak-web-200x318