Buzdolabında tutmayınız, cam kavanozda saklayınız: anne..

Bir "Var olma" seyahatinde BEN..

Bir “Var olma” seyahatinde BEN..

Şimdi yeni nesil eşler-imiz/yeni nesil babalar şükürler olsun anneye bayağı destek oluyorlar.. hani “bir emzirmedi, her şeyi yaptı” türünden bir baba var bizim evde de.
Gelin görün ki, “anne” başka bir şey..
Parmağı acır sen öpünce geçer, lego kulesi yıkılır kucağında bir daha yapılır o kule.. boğazına girecek test çubuğu için birlikte öğürürsünüz…

Daha minik versiyonu da bizde bu ara mevcut.. “anniiiieeee” diyerek uyanır, “maammaaa” ister, “mmeemmeee” ister, “kagııı: kayısı” ister. Ağlar, güler, heyecanlanır, susar, bakar, seni arar..

Böylesi bir “hayat kaynağı” olma durumu nasıl mucizevi di mi? Öyle valla, yarı bir süper kahraman gücü veriyor insana.. ama işte değiliz 🙂 süper kahraman değiliz..

Anne her şey.
Anne dünya.
Anne denge.
Anne liman.
Anne sandal..

Bazen bu bize “tabi (Taabi!)olma durumu” farkında olmadan annenin üzerine -yük demeyeceğim ama- böyle bir, 5 kaşık nutella yemiş de suçlulukla haz arası duyulan karmaşık duyguya insanı sevk edebiliyor..

“İçinde” var edip büyüttüğün bir canlının sana olan bağından bahsediyoruz. Kordonla başlayan bağdan.. Sonraki yıllarda azalarak, incelerek süren bağdan..

İşte o bağ “ANNE-likle “BEN-lik” arasındaki havayı, alanı, mesafeyi kapsamaya başlıyorsa, senin içindeki “ÇOCUK” gerçek çocukla rekabete girmeye başlıyor, ona nedensizce öfkeleniyorsa, ben biliyorum ki, BEN çağırıyor beni… şimdi kahve içmeye gidiyorum. Bir doz “BEN” alıp döneceğim…

Aksi halde “Var” olamıyorum, “Yok” oluyorum..

Uzman diliyle: Çocuklar büyüdükçe aslında anne de büyüyor.. Annenin büyümesi ise içindeki çocuğu büyütmekle de yakından ilgili.. Bir bakıma ikisi beraber yol alıyorlar. Annenin “meseleleri” olduğunda ancak bunları fark ettiğinde büyüme bir nebze daha sağlıklı gerçekleşiyor. Ama bazen de her meselemizi görmemize, fark etmemize, halletmemize imkan olmuyor. İşte öyle durumlar annenin “YOK” luğu anlamına gelebiliyor.

İşte tam bu noktada Winnicott’un yeterince “İyi anne” kavramı karşımıza çıkıyor. Yeterince iyi anneliğin ilk adımı çocuğa adaptasyon olarak tanımlanıyor. Ancak bu uyum dünyanın kendisi gibi %100 oranında olmak zorunda değil. Uyum zaten bence o yüzden büyülü bir kelime. Mükemmel ve tam bir ilişki için heba olmak değil annelik.. Yeniye, değişene, sıkıntıya, acıya, iyiye de uyum sağlayabilmek.

Benim mesleki tecrübe ve kazanımlarımdan, gözlemlerimden damıttığım iyi anne;
-Kendi içindeki çocuğu var olduğu dönemdeki yetişkin haliyle barışık tutabilen,
-Hayatı ve anneliği bir “adanma” tarzı olarak görmeyen,
-Çocuğunun gelişimsel ihtiyaçlarına göre -yaşı ne olursa olsun – kimi zaman “bebek” kimi zaman “ergen” bakımı verebilen,
-Bazen “kötü” hissettiğinde bunu “kötü anneyim” üzerinden değil, ilişkilerindeki “hallerine” bakarak yoluna koyabilen kişidir..

Jasmin Lee Cori kitabında aşağıdaki on yüzü tanımlıyor “İyi Anne” için:
-Kaynak olarak anne,
-Bağlanılacak yer olarak anne,
-İlk müdahaleci olarak anne,
-Düzenleyici olarak anne,
-Besleyici olarak anne,
-Ayna olarak anne,
-Destekleyici olarak anne,
-Akıl hocası olarak anne,
-Koruyucu olarak anne,
-Sığınılacak yer olarak anne.

İşte bu yüzden iniyoruz çocukluklara..
Not: Bu yazıda kaynak olarak kullanılan kitap, okuyan us yayınlarından çıkan, “Var’olan Annenin Yokluğu” kitabıdır.

varolananne-kapak-web-200x318

Reklamlar

“Püf Çiçeği”; Uydurma bir masalın çocuk ruhuna dokunuşu..

Sitede açabilmiş bir Püf Çiçeği..

Sitede açabilmiş bir Püf Çiçeği..

Bir zamanlar, ülkelerin birinde, küçük bir çocuk varmış.
(Nerede mesela anne?)
Bu çocuğun bazen bazı dertleri olurmuş.
(Dert ne anne?)
Bazen okulda canı sıkılır, bazen bir arkadaşı istemediği bir şey yapar, bazen anne babasının anlaşamadığı anlar olurmuş..
(Hımm…)

Bir gün çocuk kendini böyle biraz dertli, biraz sıkkın biraz da üzgün hissederken, bahçede bir yürüyüş yapmaya karar vermiş..
(Bizim de bahçemiz var di mi anne?)
Biraz yürüdükten sonra “pişşt” diyen bir ses duymuş..
(Aaaaa..)
Sesi duymuş ama nereden geldiğini bulamamış..
(Ağaçtan olabilir..?)
Biraz daha yürümüş.. Ardından yine bir “pişşşt” sesi gelmiş.. Çocuk bu sefer etrafına iyice bakınınca ona bakan bir çiçek görmüş..
(Çiçek mi?)

Çiçek çocuğa neden böyle üzgün gözüktüğünü sormuş. Çocuk da onu üzen şeyleri bir bir anlatmış.
(Bugün bir arkadaş da beni itti mesela, onun gibi mi?)
Çiçek çocuğa demiş ki, “Benim adım Püf Çiçeği. İstersen her bir derdin için bana üfleyebilirsin. Ben senin üzüntülerini püf eder götürürüm”.
(Hım…)

Çocuk da Püf çiçeğine dertlerini söyleyip söyleyip onu uçurmuş. Uçurmak için ise böööylleee deriiin nefesler alması gerekiyormuş.
(Böyle mi yani?)
Bir süre sonra bir bakmışlar çocukta dert, çiçekte yaprak kalmamış!!
Meğerse Püf çiçeğine üflerken nefes alınca geçmiş çocuğun dertleri…
(:) )
Nefes alıp üfleyebilir çocuklar dertleri olunca…
(Ben de üflerim anne…)

Geçen gece.
Can biraz sıkkın. Halinden belli. Sebebini sorgulamak için ölürken bir yanım, okulda mı mutsuz, bir şey mi oldu derken bir durdum. Beraber bu Püf Çiçeği masalını uydurduk. Dertler püf deyince geçmez bazen.. Olsun, hafifler biraz, taşıması kolaylaşır, di mi?

Uzman Diliyle: Çocuklukta hikaye örme/oluşturma ve anlatmanın yeri ve önemi tartışılmaz.. Yatma saatinde zihin ve beden uykuya teslim olmaya hazırlanırken anlattığınız masallar, öyküler bazen “uydurmaca” deyip beğenmediğiniz anlatılar, çocuğunuz için büyük önem taşır..

Hikaye anlatımında bazen de -içinizden geldiğinde- kullanacağınız “tekrar anlatma/anlattırma”lar günlük hayatın yükünü yok etmek için değil ancak hafifletmek için etkili olabilir. Çocuklar da stres yaşarlar. Onlar da kendilerini kötü hissedebilirler. Duyguları karmaşık ve güçlü olabilir.

Önünüzde bir trafik kazası olduğunda farkında olmadan 7-8 kez anlatırsınız belki.. Ya da doğum/ameliyat/düğün/kayıp anlarımızı bir daha bir daha bir daha anlatmaz mıyız? “Geçmesi” için değildir anlatmak. Hatta aksine geçmemesi için.. Hatırlamak, taşımak belki biraz taşınanı daha kolay sırtlanabilmek için..

Sizin oluşturacağınız minik öyküler/anlatılar, bazen “Nasılsın?” sorusuna gelemeyen duyguları dökebilir ortaya.. Bazen ise sadece size iyi gelir, kim bilir?

Çocukluğun “an”larını “anı”ya dönüştürmek “an” meselesi..

arasta

Çok afili bir başlık oldu 🙂
Ama tam anlatmak istediğimi anlatıyor. 9, yazıyla DOKUZ günlük “tatil”in ardından tabii ki yorgundum.. Bunun hakkında da bayağı bir söylendi içimdeki çocuk. Sultanahmet’e gezmeye gitmiş, kalabalıktan kahve alamamış, istediğim tatlıcıda tatlı yiyememiş, Can’ın ısrarlarına dayanamayıp çakma ve bence felaket gözüken bir Örümcek Adam kıyafeti almış, içimdeki çocuğu ise çekiştire çekiştire eve getirmiştim.. Bunu da ayrıca yazacağım. Nitekim benim içimdeki çocuk mutsuzsa o anneden hayır gelmiyor.

Neyse, bayram, tatil oldu bitti.. Pazar akşamı yatmadan önce Can’la konuşuyoruz. Bu konuşmada Can’ın dikkat edip kendine “anı” olarak aldıkları benim hiç fark etmediklerimdi.. Ben anne olarak işin ” faaliyet” kısmına takılmışken, Can gördüklerini anlattı. Topkapı Sarayı’nın önünde gördüğü çakma Sultan’a “Hani dinozorlar gibi mi yok oldu padişahlar?” demesi, sıkma meyve suyu mekanizmasını incelemesi ve aniden koşmaya başlayan esnafın neden “zabıta”dan kaçtığını sorması, kardeşinin elinden tutup “Bak Ege bu tramvay, hani bizde var ya onu gerçeği” demesi… Anne babalık, yapmayı ve olmayı hedeflediklerinizin yanında dikilip kendiliğinden olanı izleyebilme sanatı gibi büyük bir laf edeyim.. Ne de olsa anne babalık edilen büyük lafları yutma sanatı da bir yandan :))

Uzman Diliyle: Çocuklar anı biriktirir. Bu anılar yaşantı anlarının toplamıdır aslında. Siz planlayıp zor bilet bulduğunuz bir gösteri için onu kolundan çekiştirirken, O o sırada asansörün nasıl yukarı çıktığıyla ilgilenebilir. Siz de asansörle değil, gecikmekte olduğunuz gösteriyle ilgilenmesi için onu uyarmaya başlarsınız. Aslında “anı” olan o “an”dır. Annesiyle asansöre binmesi, babasına gösterdiği dinazor şekilli buluttur “anı”. Çocukluk anıları etkinlikler, aktiviteler, gösteriler, kurslar değildir. Ancak anılara giden yol bunlardan geçer.
Çocukluğunuza ait hatırladığınız mutlu zaman dilimlerine bakın, hatırlamaya çalışın. Hatırladığınız, muhtemelen kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan duygular veya bir ilişkiye dair içinizi ısıtan karşılıklı bir akışın olduğu anlardır. Ebeveyn olarak, çocuğunuzun çocukluk anılarına yapacağınız en büyük katkı, onun gözünün baktığı yere doğru bakmak ve size hevesle anlatacaklarına kulak kabartmaktır..

Çocuk Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım: #direngezi

IMG_2141Parka ilk gidenlerden değiliz. Onuncu günde turist gibi gidenlerdeniz, açık olayım.

Evde facebook başında takip edip, gördüklerimize daha doğrusu göremediklerimize inanamayıp, sonra devam eden günlerde de inanamayıp kendimizce direnişe destek olmaya çalışıyoruz.

Aktif aktivist olamama mazeretimizi fırsata dönüştürme 🙂 kararı aldık biz de..

Şuradan başlayayım anlatmaya. Tam Gezi’ye yapılan ilk müdahaleden önce Can Spiderman dergisi almış ve içinden de bir tabanca çıkmıştı. “Silah almayalım” dan, bu duruma geldik kabul…

Sonra eşim Can’ı aldı yanına oturttu: “Demek ki artık tabancaları ve silahları merak ediyorsun. O zaman beni çok iyi dinle” dedi. “3 tane kuralımız var. 1, Silah bir oyuncak değildir. 2, İleride silahın olursa kimseye doğrultmayacaksın, 3, Olur a eline bir gün gerçek silah geçerse taşırken yere doğru tutacaksın”.

Can dinledi, dinledi.. ardından göz ucuyla baktığı Halk TV’de gördüklerini göstererek “Bu polisler o zaman çok yanlış şeyler yapıyorlar anne” dedi..

İşte o anda başladı yeni akım ebeveynliğimiz:  #direngezi yaklaşımı…

Olan biteni anlattık.

Şiddet görüntülerinden kaçınmaya çalıştık.

“Niye ağaçları kesiyorlar anne?” üzerinden konuştuk, konuştuk… İnsanları, hakları, özgürlüğü, sorumluluk almayı anlattık…

Sonra geçen akşam “Kendi kararlarımı kendim verebilirim anne, ısrar da etsen olmaz!” noktasına geldik (Hoş konu yemek üzerineydi ama öyle güzel ifade etti ki kendini hani yani saygıyla eğildim karşısında)

#direngezi yaklaşımı ebeveynliğin tüm Türk ailelerine hayırlı uğurlu olmasını diler, bu anarşik (!) nesli sevgiyle kucaklarım…

Uzman diliyle: Direnişin başladığı ilk 5 günde yaşadığımız stresi hatırlıyor musunuz? Hani uyuyunca ihanet ediyormuşuz hissi ile el ele giden stresi? Bir şeylerin kökten değişmeye başladığının sinyalini almanın sorumluluğunu. İşin toplumsal stres/ travma ve bunların çocuklar üzerindeki etkisi konuşulmalı, ben de yazmak istiyorum. Ama “çocuklarımız şiddet içeren haberler gördü travmatize oldular” gibi bir dille değil. Tüm bu yaşananların yansımalarının nasıl olabileceği hakkında..

#direngezi ebeveynlik yaklaşımı çoktan hayatlarımıza girdi. Belki kendinizde büyük bir değişiklik olmadı, belki bu sadece bana özel bir durum. Ancak biliyoruz ki toplumsal dönüşümü başlatan bireysel tüm hareketler, bir süre sonra suya atılan taşın halkaları gibi etki alanlarını genişletirler. Ve bu etki alanı başlarsa bu nesil;

-daha çok soran, sorgulayan bir nesil olabilir.

-kendine dayatılana başkaldırabilir.

-sınırlarını iyi çizebilir.

-özgürlüğün tanımını  “başkalarınınkinin başladığı yerde durmak” klişesinden kurtarıp yepyeni tanımlar yaratabilir.

Hepsinden önemlisi de FARKLI olanla yan yana yaşayabilir…

Annenin öfkesi: Acı, ama zehirli değil…

can öfke
(Fotoğraftaki ise 4 yaş öfkesi..)

Daha bu sabah oldu bana..
Büyük bir sebebi yok, güvenlik tehlikesi yok, acil bir durum yok..
Kızdım, sesimi yükselttim.
Artık diyor ki “Bana kızma anne”..

Can ilk 15 aylıktı “ne kadar da çok kızabilme” potansiyelim olduğunu fark ettiğimde..
Hatta siz bilirsiniz işte, açık olalım, “kendinizi tutamayacağınızı” ve evet “vuracağınızı” hissettiğinizde.. Kendime nasıl da şaşırmış, kafamdaki halenin şeytanın üç dişli çatalına dönüştüğünü görmüştüm.

O an için “öfke” benim adıma hiç yakışmayan bir sıfattı..

Sonra söz verirsiniz. Bir daha hiç bu kadar kızmayacağınıza.
Bazen 15 gün gerçekten “hiç” (!) kızmazsınız. Bazen söz verdikten sonra ve suçluluktan içiniz acırken 15 dakika sonra yine kızarken bulursunuz kendinizi. Şeytan kıs kıs gülmektedir size.

Gülmez aslında, size “öyle gelir”….

Bence öfke/kızgınlık/parlama halleri lohusalıktan sonra annenin geçtiği en zorlu yoldur. Bu benim için böyle, belli ki öfkeyle ilgili bir meselem var. Hepimizin mi var? Olabilir. Çünkü öfke tek başına bir duygu değildir.

Altında hayal kırıklıklarına dair fosiller, çocukluk anılarınızdan kalma tozlar, korkularınızdan yapılmış iskambil kuleleri vardır.
Ve evet annenin öfkesi acıdır ama zehirli değildir..

Uzman diliyle: Öfke hakkında birçok bilgiye sahibiz. Mesela, öfkelenmek doğaldır. Herkes öfkelenebilir. Ya da öfkelenince bunu nasıl ifade ettiğimizdir önemli olan. Bunlar ve daha bir çok “bilişsel” gerçek gelin görün ki kızgınlık hissettiğimizde teorik bilgiler gibi kala kalır zihnimizde. Çünkü sahip olduğumuz öfke duygusunu derinlemesine tanımadan, altında yatan geçmiş tecrübe veya izlere bakmadan, “şalterlerimizin” ne zaman ve neden attığını bilmeden ve en önemlisi öfkemiz ile nasıl baş edeceğimizi öğrenmeden öfke ile yaşamak zordur.

Ebeveyni ne kızdırır? Ebeveyn neden kızar?

Bu iki soru birbiri ile aynı gibi gözüküyor değil mi? Aslında değil. Çünkü sizi neyin kızdırdığı ve neye kızdığınız birbirinden farklıdır.
Sizi kızdıran; çocuğunuzun söz dinlememesi, “yapma” dediğiniz şeyleri yapması, bir türlü ödevine başlamaması, sofrada yemeğiyle oynaması, kardeşine zarar vermesi veya yatağa yattığı halde siz yorgunluktan tükenmişken onun bir türlü gözünü kapamamasıdır. Bunlar sizi “kızdırır”. Çünkü yorgun, uykusuz olabilirsiniz. O gün pek de iyi bir gün olmayabilir. Sizin şalterlerinizi yukarıda saydığımız durumlar attırabilir.

Ama “neden” kızdığınız sorusunun cevabını vermek ise çok daha derin bir yaklaşım ister. Çocuğunuz sözünüzü dinlemediğinde kızgınlık hissediyorsanız, sizde ateşlenen ne olabilir? Kontrolün elinizden gittiği duygusu mu? Güç savaşına çıkan davet mi? Kurallar bozulunca hissettiğiniz rahatsızlık mükemmeliyetçiliğin bir tortusu mu? Ya da belki sadece çatışma yaşamanın getirdiği huzursuzluk?

Bir olay üzerinden bu soruları cevaplamak doğru olmayabilir. Ancak temel prensip kızma anınız ile yatışma ve “normale” dönme arasında geçen süreye bakmaktır. Çocuğunuzun “yaptığı” veya sebep olduğu her ne sizi kızdırıyorsa ve siz kızdıktan 20-30 dakika sonra sakinleşip durumu gözden geçirebiliyorsanız bu “günlük” bir kızma olabilir. Ancak öfke hissiniz çok uzun sürüyor, yatışmanız zaman alıyor, bir süre sonra da tekrar “patlıyorsanız” öfke buzdağınızın altına bakma vakti gelmiştir.

Ebeveyn ve çocuk hiç kimsede olmadığı kadar birbirlerini kızdırabilme potansiyeline sahip bir ikilidir. Hatta bazen ebeveynler olarak biz bile kendi anne babalarımızla anlamsız çatışmalara gireriz hala.

Benzer bir şekilde kendi çocuklarımız da bizlerin şalterlerinin nasıl çalıştığını çok iyi bilirler. Hatta İngilizce’de “Çocukluktaki Hayaletler” kavramına göre (1975 yılında Fraiberg, Adelson and Shapiro yazılan makale kaynak alınarak) çocuklarımız bizim kendi çocukluğumuza dair yoğun duygu veya çözülmemiş meselelerimize dokunurlar. Bu nedenle bilinç dışımız devreye girer ve tepki veririz.Bu “hayaletleri” göndermek ise oldukça zor olabilir.

Peki ya çocuğunuza bağırdığınızda veya vurduğunuzda neler olur?
Sizin için çok önemli bir kişinin çok öfkelendiğini ve size bağırmaya başladığını düşünün. Şimdi o kişinin sizden üç kat büyük olduğunu ve size yukarıdan baktığını düşünün. Yemeğiniz, korunmanız, güvenliğiniz için de tamamen bu insana bağımlı olduğunuzu düşünün. Üstelik sevgi, kendilik değeri ve dünya hakkında bilgi alma kaynağının da o olduğunu hayal edin. Şimdi tüm bu düşündüklerinizi 1000 ile çarpın. İşte siz kızdığınızda çocuğunuzun içinde az çok böyle bir yaşantı gerçekleşiyor. Tabii ki hepimiz çocuklarımıza kızıyoruz. Esas zor olan öfke ifademizde olgun davranabilmek böylece öfkenin olumsuz etkisini en aza indirgeyebilmektir.

Ne yapsak?
Her şeyden önce siz de insan olduğunuz için kendinizi “savaş ya da kaç” modunda bulup çocuğunuzu düşman gibi gördüğünüz anlar olacaktır. Öfkeli olduğunuzda ise fiziksel olarak savaşmaya hazırsınız demektir. Hormonlarınız harekete geçer, kaslarınız gerilir, nefesiniz sıklaşır. Hal böyleyken sakin kalmak çok zordur. Ama bu görüntünüzle çocuğunuza sözlü veya fiziksel şiddet göstermeniz ise hiç istemediğimiz bir şeydir. O yüzden ilk yapılacak iş, şimdi şu anda, çocuğunuza vurmamak, kötü söz söylememek, öfkeliyken ceza vermemek üzere kesin karar vermenizdir. Çünkü öfkenin de insan olmanın bir parçası olduğunu ve öfke ile uygun şekilde baş etmeyi çocuğunuz da sizi model alarak öğrenecektir.

1.Kızmaya başlamadan önce sınırları belirleyin. Çünkü kızmaya başladığınız dakika bir şeyler yapmanız gerekir. Oysa ki bu durumda bir şeyler yapmak çok zordur. Bu nedenle ev kuralları, sizin ve çocuklarınız için belirleyeceğiniz düzenlemeler uzun dönemde işinizi kolaylaştırabilir.
2.Evinizde kızgınlığı ifade etmenin uygun yollarını konuşun ve gerekirse bunun için bir poster hazırlayın. Kızgın hissettiğinizde önce sakinleşmeniz gerektiğini bilin. Önce durmayı, nefes almayı deneyin. Müziği, dansı, yüksek sesle şarkı söylemeyi, yürümeyi deneyin.
3.Bilin ki kızgın hissettiğiniz ruh hali herhangi bir duruma müdahale etmek için hiç uygun olmayan bir başlangıç noktasıdır. Sakinleşmek için kendinize mola verin. Çcouğunuzdan fiziksel olarak uzaklaşın ki ona zarar vermekten kendinizi alıkoyun. Şunu deneyin: “Şu anda bunu konuşamayacak kadar kızmış durumdayım. Bir ara vermem lazım. Sakinleşince tekrar konuşuruz”. Bu şekilde kendini kontrol etme davranışı için de model olmuş olursunuz.
Sakinleşmek için uzaklaşamıyorsanız kendi sakinleşme paragrafınızı tekrar edin. Belki şöyle bir şey olabilir: “Bu acil bir durum değil…Çocuklar en çok onu en az hak ettikleri göründükleri zaman sevgimize ihtiyaç duyarlar.. Böyle yapıyor, çünkü duyguları çok güçlü… Birazdan bitecek..”
4.Öfkenizi büyük meselelere saklayın. Her olumsuz durumda hemen harekete geçmeyin. Montunu yerde bıraı-kıyor olması sizi çılgına çeviriyorsa daha “büyük meseleler” için ne enerjiniz ne de sabrınız kalacaktır.
5.Olumlu davranışları pekiştirmeyi unutmayın. Böylelikle zor zamanlarınızda her iki tarafın da cebinde kredisi olmuş olur.

HÇÇ: “Hadi!” Çağı Çocukları – 2000’li yıllarda ebeveynlik serüveni

IMG_3177 (Yazıya inat bir fotoğraf..)

En sık kullandığım lanet kelime: Hadi!
Niye?
Tostunun son ısırığını alması, inhalerini sıkması, ayakkabısını giymesi, oto koltuğuna oturması, oto koltuğundan kalkması için “Hadiiiiiiii!!”.
Oto koltuğuna oturtma ve kaldırma konulu ayrıca bir yazı yazabilirim mesela.
Ya da gün içinde kaç kez hadi dediğimi saymak üzere adımsayarları kullanabilirim. O derece sık “Hadi”leniyoruz ailecek.

Çok boğucu. Biri bana o denli hadi dese : “Dur yahu ne bu acele, sürekli bir yerlere çekiştiriyorsun” derdim.
Sonra da şunu derdim: “Yavaş yavaş acele et”..

Tabii bunları diyemeyen Can ve henüz bizim boyunduruğumuz altındaki Ege ile günlük hayatın içinde bu kadar çok hadi deyince, -iyi bir günüme denk gelmiş olacak ki-, üzerinde biraz düşünmeye karar verdim. Çünkü ben hadi ledikçe ve bu hadileme halleri süreci hızlandırmak şöyle dursun, ne kadar da yavaş gittiğine dikkat çekmeye başlayınca daha can sıkıcı bir hal aldı.

Bunları okuyanlar beni Cern’de çalışan bir mühendis ya da ne bileyim, bir çeşit madam Curie sanabilirler. Yani koşturduğum yer insanlığa müthiş faydalar sağladığım bir yer değil. Ya Can’ın okulu, ya alışveriş, ya da sosyal bir etkinlik. Pazar günü sitedeki parka giderken hadi der mi ya insan, insaf?

Bu kelimenin yüklü olduğu anlamlar var sanırım:
“Hadi, çabuk ol”
“Hadi, benim dediğimi yap”
“Hadi, şu anda yaptığın şeyi durdur”
“Hadi, ÇOCUK olma benim istediğim büyükümsü çocuk ol”
“Hadi, benim tempoma uy!”
Bütün suç şu şehrin! Bütün suç içinde bulunduğumuz yeni zamanın! Bütün suç bizi içine çeken hektik koşturmanın! Bütün suç bana hadileten sistemin! Ben suçsuzum 😛 Hadi ordan!!

Uzman diliyle: Evet, bizim ebeveynlerimiz yani 20.yüzyıldaki çocukların anne babaları kesinlikle daha az hadi diyorlardı. Daha az “Hadi”lenen çocuklardık biz. Sokakta yakar top oynamak diye bir şey vardı. Ya da niyet satılırdı köşe başlarında. Herkes daha güvenli, sokaklar çocukların, evler yetişkinlerindi. Hadi denecek bir durum yoktu. En fazla trene yetişmek için denirdi herhalde.

Şimdi?

Evler işlere uzak.
Okullar evlere uzak.
Anneanne, babaanne, dedeler hafta sonu kadar yakın.

Her şey hızlı akıyor. Elimiz akıllı telefonlarda. Bir tıkla kim nerde ne yapmış öğreniyoruz. Şart mı? Değil. Ama çağ bilgi, enformasyon, geri bildirim çağı. Telefonlar “akıllandıkça” insanlar arası iletişim “like/dislike/beğen/paylaş/yorum yap” butonlarının arasına sıkışıyor.

Kırmızı ışıkta durunca eliniz telefonunuza gidiyor mu gitmiyor mu?
Ya asansörde?

Bu kadar hızlı akarken her şey tabii ki hayatın koşturması da katlandıkça katlanıyor. Bir yere yetişmemiz gerekmese de nedense o koşturmalı ruh halinden sıyrılamıyoruz. Sanki hep acelemiz var, hep işimiz var. Rahatlayamıyoruz, çocuklarımızla o “an”ın içinde kalamıyoruz. O zaman da işte, “hadi” lerden oluşan bir yolda ilerliyoruz..

Çağ zor bir çağ, tüm ebeveynler artık o telefonlardan daha “akıllı” olmak zorundalar.. zor..

Not: Bu yazıda geçen tema ilginizi çektiyse bu kitaba da bakabilirsiniz.

101006155357

Ruha parasetamol etkisi: Anne kucağı (-ya da regresyonun faydaları)

IMG_0459

Başlamadan bir hatırlatma bilgisi: (kaynak wikipedia)

“Baş ağrısı, migren, adet sancıları, diş ağrısı, soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlara bağlı ağrı, nevralji, nevrit, siyatik, lumbago, kas ve eklem ağrıları, orta kulak ağrıları, sinüzit ve cerrahi operasyonlara veya yaralanmalara bağlı ağrılar ile adet zorluklarından kaynaklanan ağrılarda endikedir.”
…………..
Dün normal, sıradan bir gündü.
Ben sabahtan işe gitmiştim, Can anneanne ve dede ile kalmıştı. Sonra onu alıp eve geldik. Yemek yedik, banyo faslı vs ile yatmaya kadar geçen sürede her şey bizim evin “normal” halleriydi (Arada bağırmalar, uyarılar, kovalamacalar, ilaç fasılları vs.).

Sonra neyin tetiklediğinin farkına bile varmadan Can’ın ağzından şunlar döküldü: “Ben eve gitmek istiyorum anne..”. Biz eşimle birbirimize bakarken sonraki yarım saat için gözyaşları içindeki kuzumuzdan şunları da duyduk:
“Ben GERİ gitmek istiyorum anne…”
“Ben EVE GERİ gitmek istiyorum anne..”
Son olarak ise;
“Ben DOĞDUĞUM EVE GERİ GİTMEK istiyorum anne…”
Dııttt…………..

Neler hissettim bir bilseniz. Herhalde ayna nöronlar sayesinde onun hissettiklerinin aynısını: kafa karışıklığı, hüzün, acı, karmaşık daha bir çok duygu.. İki hafta önce bir vesile ile Can’a eskiden yaşadığımız evlerden birini (2 tane var) göstermiş ve biraz o evden konuşmuştuk. Ama bu cümleler öyle gümbür gümbür geldi ki, Freud’un kulaklarını çınlatmamaya imkan yoktu..

Ne mi yaptım? Şoktan çıkınca kucağıma aldım uzun uzun sarıldım. Ağzımdan şunlar döküldü: “O evde bebektin di mi? Bebek olmak daha güzel bazen, bir de daha kolay değil mi?, hep benim kucağımdaydın..” Ben bunları söylerken Can hıçkıra hıçıra ağlamaya başladı.. Sonra kucağımda 108 cmlik haliyle kıvrıldı, tortop oldu, “Bana ninni söyle anne” derken kucağımda uykuya daldı..

Şimdi deyin bana anne kucağından daha etkin bir ağrı kesici var mıdır? – derdiniz ne olursa olsun (Tüm anneleri bu vesile ile öperim.. )

Uzman diliyle: Neden en güzel mantıyı sizin/bizim annemiz yapar? Neden onun yaptığı reçelin içine de aynı çileği, toz şekeri, limon suyunu koyarız da ı-ıh onunki gibi olmaz bir türlü? Ya da “O” nasıl olur da tüm acıları “Öpeyim de geçsin” deyiverince uçurur düştüğümüzde dizimizden, terk edildiğimizde kalbimizden…??

Annenin yanında hep çocuksunuzdur. Anneniz sağsa (şanslısınız ki hala..) sizin çocukluğunuz devam eder.. 55 yaşında da olsanız “anne” yanı sizi “çocuk” kılar. Çocuksanız da zor anlarınızda istediğiniz kadar “regres” olup “gerileyebilirsiniz”. Bu terim psikanaliz kuramının kurucusu Freud’un savunma mekanizmalarından birinin adı. Kişinin stres veya baş edebileceğinden büyük bir durumla karşılaştığında “yetişkin” formunda değil de “çocuk” formunda davranmasını sağlayarak bir anlamda egoyu tutan/koruyan bir sistem. Ego ezilip dağılmadan devreye giren bu sistem, benliği geri çekiyor, onu baş edebileceği döneme geri götürüyor. Ardından da buradan sağlıklı bir şekilde çıkmasına imkan tanıyor.

En basit hali ile, kardeşi olan çocukların altlarını ıslatmaları ile akla gelen regresyon aslında daha çok her bireyin hayatında karşısına çıkan eşikleri atlamanın bir yolu..

Regresif tepkiler anne babalar için şaşırtıcı veya yorucu da olsa, böylesi bir tepki zincirindeyken yapılacak iki önemli adım var:
1.Çocuğun regresyonuna izin vermek, onu tutmak ve taşımak (hem fiziksel anlamda sarılmak, taşımak hem de ruhani anlamda onu tutmak),
2.Diğeri ise, çocuğun bu dönemden rahat geçebilmesi için elini tutarken bir yandan da “büyüme”nin güvenli olduğunu ve yine yanınızda olduğunu anlatmak/söylemek/belli etmek..

Büyümek çok da kolay değildir, şenlikli bir geçiştir belki ama aynı zamanda büyümek uzayan kemiklerinizin sızısıdır aslında..